Dr. Murat Kuter İ nsan e kmek


Download 4.13 Mb.
Pdf просмотр
bet4/9
Sana15.12.2019
Hajmi4.13 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9

Mithra ve Başak
Tanrı Mithra Asya’da doğan ve Roma’da 
yüceltilen bir Tanrıdır. Güneş Tanrısı’nın 
verdiği görevle dünyada yaşamı yaratma 
misyonunu üstlenmiştir. Campbell, Batı Mi-
tolojisi isimli kitabında insanlığın ve başağın 
doğuşunu şöyle anlatır:
“Mithra’nın yaşamı yaratması için Tan-
rılar huzuruna bir kozmik boğa gönderirler. 
Mithra bu boğayı tuttuğu gibi yere çalar ve 
bir eli ile burun deliklerini kavrayıp boğazını 
biçakla keser. İşte dünyadaki tüm yaşam bu 
boğadan meydana gelir. Boğanın toprağa 
dökülen kanlarından asma dalları yeşerir ve 
üzüm verir. Kemiklerinin içindeki iliğin yere 
düşmesi sonucunda da topraktan başak ve 
buğday çıkar. Mithra’nın doğumu 1000 yıl öncesine kadar bazı inananlarınca Noel olarak kutlanıp, 
boğa kurban edilir ve kanının temsili olarak şarap içilip, ekmek yenilirdi.”
İnsan ve Ekmek
62

Bir Sümer Atasözünde Ekmek.
Tarihin yazı ile başladığını kabul ederiz. İlk yazı da günümüzden yaklaşık 5000 yıl önce Sümer-
liler tarafından bulunduğu söylenir. Günümüzde bulunmuş en eski tabletlerde Sümerliler’e aittir.
Dolayısıyla birçok ilki Sümerliler ile başlatırız. Dünyadaki bilinen ilk atasözleri de Sümerce’di. 
İşte bunlardan biri Sümer’de sıkıntı içinde yaşayan yoksullara yönelik sözlerdir. Samuel Noah Kra-
mer, Tarih Sümer’de Başlar isimli kitabında ekmek ile ilgili sözleri şöyle vermektedir:
“Yoksul iç.in ölmek yaşamaya yeğdir;
Ekmeği varsa, tuzu yoktur,
Tuzu varsa, ekmeği yoktur
Eti varsa, kuzusu yoktur,
Kuzusu varsa, eti yoktur.”
Bir Sümer Fablı
Ayrıca küçük öykü diyebileceğimiz, yaşamdan alınan dersleri bitki ve hayvanlarla ifade eden 
fabllara ilk kez Sümerce rastlarız. Bunlardan birinde bir maymunun ağzından annesine yazılan 
eğlenceli bir mektupta yine ekmekten söz edilmektedir.
“Ana”m Lusalusa’ya
Ur tanrı Nanna’nın güzel kantidir,
Eridu tanrı Enki’nin gönençli kentidir,
Ama ben buradayım. Çalgılı Büyük Eğlence Yeri’nin kapıları ardında oturuyorum. Çöplerle 
karnımı doyurmak zorundayım, o da ölmeyecek kadar!
Ekmeğin tadını bile bilmem; biranın tadını bilmem.
Bana özel bir kurye gönder-Acilen!”
Gilusi hayvanı ve vergi
Orta Hitit döneminde bir edebi metinde(Hem Hittitce, Hem de Hurrice yazılmıştır) şunlar yer 
almaktadır:
Bu hikayeyi bir kenara bırak, size başka bir hikaye anlatacağım. Bu hikayeyi iyi dinle keza size 
kıssalı bir hikaye anlatacağım. Birgün gilusi hayvanı fırından bir ekmek çaldı. Onu fırından dışarı 
taşıdı. Ekmeği yağa ve pisliğe bandırdı, oturdu ve yemeğe başladı. Söz konusu olan bir gilusi hayva-
nı değil, bir insandır. Efendisi onu ülke beyi yaptı. Ama o kentte vergileri arttırdı ve çok kibirlendi. 
O kenti bir daha göremedi. Beyin huzurunda foyasını meydana çıkardılar ve haksız yere yemiş ol-
duğu vergileri beyinin huzurunda tek tek kusmaya başladı.
İnsan ve Ekmek
63

An.Tah.Sum(Sar) Bayramı ve ekmek
Hittit tabletlerindeki metinlerden biri de An.Tah.Sur bayramı içi düzenlenen şölendir. Bu bir 
çeşit ilkbahar bayramıdır. Karlar eriyip kırlarda çiğdem çiçekleri açmaya başlayınca kutlanır. Metin-
deki ekmek ile ilgili bölüm şöyledir:
Tanrı için sunağın önündeki aynı yere çiğ boğa, inek, koyun ve keçi eti koyarlar. İki adet gümüş-
ten içki dökme kabı sağ ve sol tarafa konmuştur. Talisa diye bağırırlar. Haliyami adamları Saramna 
ekmeğini dizerler. Aşçılar pişmiş yağı Saramna ekmeğinin içine koyar…….
....
Kral ve kraliçe ellerini yıkarlar. Baş mabeyinci kral ve kraliçeye havlu uzatır ve ellerini kutularlar. 
Dışarı çıkarlar muhafız kıtası komutanı çıkar gider. Tahta gider ve altın kargıyı kralın sağ tarafına 
koyar ve geri gelir. Baş mabeyinci Saramna ekmeğinin üst tarafında dikilir…….

Baş mabeyinci ve mabeyinciler koşarlar. Masanın sağında yürürler. Baş garson krala masayı 
verir. Baş mabeyinci gider Saramna ekmeğinin yanına dikilir. Tüm mabeyinciler diz çökerler ve 
Saramna ekmeği üzerinde sürünürler.
Gılgamış Destanı’nda ekmek.
M.Ö. 1500 yıllarında yazıldığı bilinen Sümerliler’in efsanevi 
kahramanı Gılgamış’ı anlatan Gılgamış Destanı’nda da ekmek 
ile ilgili dizeler vardır. Orhan Suda’nın çevirdiği Yapı Kredi 
Yayınları’ndan II. Baskısı 2006’da çıkan Jean Bottero ‘nun Gılga-
mış Destanı-Ölmek İstemeyen Büyük İnsan adlı kitabında daha 
sonradan Gılgamış’ın dostu olan bir üst düzey yönetici yabani 
Endiku’nun davranışlarını şöyle anlatıyordu:
“Reddetti Endiku
Çobanların kendisine sunduğu ekmeği;
İçmek istemedi
Sundukları birayı;
Endiku çekinerek bakıyordu, 
Yemediği ekmeğe
Çekinerek bakıyordu
İçmediği biraya”
İnsan ve Ekmek
64

18 Ekmeğe, 1 ev
Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde araştırma görevlisi Gürkan 
Gökçek’in Kültepe-Kanis’ten çıkarılan tabletler üzerinde yaptığı araştırmalar ilginç bilgileri ortaya 
çıkmıştır. Asurlular’ın gümüşe büyük önem verdiklerini ve fiyatları gümüş üzerinden belirledikleri 
görülmüştür. Kültepe-Kaniş kazılarında çıkan tabletlerde, 4 bin yıl öncesine ait köle, hayvan, gayri-
menkul, kumaş, maden, içecek ve yiyecek ile ilgili bazı fiyatlar görülmektedir.
Anadolu’daki Asur Ticaret Kolonilerinde, 1-1.5 segel gümüşe (1 segel; 8 gram) bir adet ekmek 
alırken, ev fiyatları 18-668, tarla fiyatları, 60-180 segel gümüş arasında değişiyormuş. Buna göre 
bundan 4000 yıl önce dört ekmeğe bir köle, 18 ekmeğe bir ev satın alınabiliyormuş. 
Demeter ve kıtlık
Kronos ve Rheia’nın kızı, Zeus’un kız kardeşi Demeter, mevsim ve bereket tanrıçasıdır.
Tanrı Zeus 4. evliliğini Demeter’le yapmış ve bu evlilikten Persephone adlı bir kızları olmuştur.
Demeter, sarı uzun saçlı oldukça güzel bir tanrıçadır. Simgesi bir elinde buğday başağı diğer 
elinde ise meşale tutan bir kadındır.
Yunan mitolojisine göre Demeter mevsimlerin de simgesidir. Kızı Persephone’ye oldukça bağlı 
olan Demeter, yeraltı tanrısı Hades kızını kaçırıp yeraltı ülkesinin tanrıçası yapınca çok üzülür. 
Olimpos’u terk eder ve yeryüzüne buğday ekmeyi, toprağı verimli kılmayı bırakır. Zamanla insanlar 
büyük bir kıtlığın içine savrulur. Buğdaysızlık ekmeksizliği getirir. Açlık had safhaya çıkar. 
Zeus kardeşi Hades’e haber gönderip durumu anlatır ve kızlarını geri ister. Hades, Persephone’yi 
tekrar geri dönmesi şartı ile geri gönderir. Anne kız kavuştuklarında çiçekler açar, ağaçlar yeşillenir 
ve toprak bereketlenir. Demeter eskisi gibi toprağı verimli kılmıştır. 
Zeus, Demeter ve Hades’i Persephone’nin yılın bir bölümünü annesiyle bir bölümünü ise yeral-
tında geçirmesine ikna eder. Demeter kızına kavuşunca bahar ve yaz, Persephone yeraltına indiğin-
deyse sonbahar ve kış gelir. Bu nedenle Demeter mevsim tanrıçası olarak da anılmaktadır.
Baal ve Mot
Kenan mitolojisine göre temel iki güç olan Baal (bereket) ve Mot(ölüm) sürekli bir savaş için-
dedir. Mot dünyaya ölümü getirmeye çalışırken, Baal dünyadaki yaşamı sürdürmeye çalışmaktadır. 
Baal’ın bir anlık gafletini değerlendiren Mot, onu öldürür ve ölüler ülkesine gönderir, yalnız acı 
çeksin diye cesedini gömmez. Ve ondan sonra tüm ülkede kuraklık oluşur. Baal’ın kızkardeşi Anat, 
bıkıp usanmadan kardeşini arar. Hem onu bulup gömmek ve hem de ülkedeki kuraklığı ortadan 
kaldırmak istemektedir. Anat sonunda kardeşi Baal’ın cesedini bulur ve uygun biçimde gömer. 
Sonra da Mot’u arar. Onu bulur ve “ölüm, sen öleceksin” diyerek kılıcıyla başını gövdesinden ayırır. 
Mot’un başını alan, Anat onu değirmende öğütür. Elde ettiği tohumları toprağa savurur. Tohumla-
İnsan ve Ekmek
65

rın düştüğü yerden, buğday fışkırır ve dünya berekete kavuşur. Bu bir biçimde Baal’ın yaşama dön-
düğünün göstergesi olarak algılanır. 
Oğlak Kebabı ve Homeros(İliada 9, 202-17)
Homeros, İliada destanında şöyle diyordu:
“Daha büyük bir kase al, Menoitios’un oğlu, şarabı daha koyu kar 
ve onlara birer tas ver. Çatının altına bu gelenler çok sevdiklerimdir.” 
Akhilleus ve Patroklas dostunun dediğini yaptı, ocaktaki ateşe büyük 
bir kütük koydu. Üzerine bir koyun sırtı ile semiz bir keçi ve bir de 
yağlı domuz yerleştirdi. Automedon etleri tuttu, Akhilleus parçaladı. 
Etleri doğrayıp, şişe geçirdi. Bu arada Tanrısal Patroklos ateşi can-
landırdı, ateş geçip alevler söndüğü zaman korları yaydı, desteklerine 
oturttuğu şişleri ateşe dizdi ve etlere kutsal tuz ekti. Etleri kızartıp, 
tepsilere yığınca, Patroklos ekmeği aldı ve güzel sepetler içine yerleşti-
rerek bir masaya koydu, Akhilleus etleri dağıttı.
Archestratus ve Ekmek
Archestratus , Sicilyalı bir gezgin ve bilgindir. Bu arada yemeğe de çok düşkündür. Bakın 2400 
yıl önce dizelerinde ekmek ile ilgili neler diyor:
Elle iyice yoğrulmuş, kıvrılmış bir hamur halkası olan Teselya somununu al. Buna Teselya’da 
gevrek, başka yerlerde Emmer ekmeği derler. Durum buğdayı ürünü külde pişmiş Tegea ekme-
ğini de tavsiye ederim. Ünlü Atina’nın Pazar yerinde ölümlülere sattığı somun güzeldir. Bağlık 
Erythare’in kil fırınlarından çıkan, hafif çeşnilerle güzelleşen bu beyaz ekmekler, akşam yemeğinin 
neşesidir.
Rabia-tül Adevviye ve 18 Ekmek 
Bir gün iki kişi Râbia-tül Adeviyye’yi ziyârete gelir. İkisi de açtı “Yemeği helâldir” diye içlerin-
den yemek yemek geçirir. O anda kapıya biri gelerek “Allah rızâsı için bir şeyler” ister. Râbia haz-
retleri evdeki iki ekmeğini ona verir.  Gelen sevinerek gider.  Bir saat kadar sonra bir kişi kucağında 
bir yığın ekmekle gelir.  Râbia hazretleri ekmekleri sayar.  On sekiz ekmek vardır. Der ki: 
-Ekmekler yirmi olmalı. 
Ekmeği getiren ikisini saklamıştır. Çıkarıp iki ekmeği de verir. Oradakiler hayretle sorar:                   
-Bu ne sırdır? Biz senin ekmeğini yemeye gelmiştik. Önümüze koyacağın ekmekleri kapıya 
gelene verdin Ardından ekmek geldi Eksik olduğunu söyledin
Cevap şöyledir:
İnsan ve Ekmek
66

-Siz ikiniz gelince karnınızın aç olduğunu anladım. Önünüze koyacağım o iki ekmeği kapıya 
gelene verdim. Allahü teâlâdan bu ekmeklerin misâfirlerin karnını doyuramayacağını bunun için 
bir yerine on vermesini istedim. Çünkü Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde (En’âm sûresi 160 ayet-i 
kerîmesinde) bire on vereceğini bildiriyor. Ben O’nun bu vaadine güvendim. İki ekmek yerine yirmi 
ekmek geleceğini bildiğim için de ekmeklerin noksan olduğunu söyledim.
Yoksul, Ekmek ve Şükür.
Bir dönemler Bağdat’ı kıtlık kasıp kavuruyordu. Günlerdir eli ekmek görmeyen bir hamal, du-
rumunu anlattığı bir evden verilen ekmeği alınca sevinçle evine doğru hızlanır. O sırada karşıdan 
gelen bir adamın ‘Bu ekmekleri hangi evden adın?’ sorusu ile karşılaşır ve geriye dönüp parmağıyla 
ekmek aldığı evi işaret eder.
Bunun üzerine hızla yürüyen adam, öfkeyle geldiği evinde, ‘Ekmeği kim verdi hamala?’ diye 
İnsan ve Ekmek
67

bağırır. Hanım korkudan kızını gösterir. Güya acıyacağı kızına tepki göstermeyeceğini düşünür. 
Ancak elindeki sopayla kızının ekmek veren eline öyle bir darbe indirir ki, cimri baba, bilek kemi-
ğinin çat diye kırılmasına bile aldırmayarak söylenir: “Ben her isteyene ekmek verseydim bu evde 
ekmek kalır mıydı şimdiye kadar?”
Aradan bir süre geçer. Kısa zamanda babanın işleri bozulur. Çarşının en işlek yerindeki 
dükkânını satar, işleri çok kötüdür. Bir ara o hale gelir ki, evine ekmek bile alamaz duruma düşer. 
Nitekim bir akşam eve gelir, kızcağıza da acı haberi verir: “Bugün ekmek alacak kadar da para ka-
zanamadım. Çarşıya in, tanıdığımız birinden ekmek parası iste!”
Kız çarşıya iner, sattıkları dükkânın karşısında bir köşeye utana sıkıla büzülerek para isteyeceği 
bir tanıdık beklemeye başlar. Bu sırada karşıdaki dükkândan kendini seyreden bir genç yaklaşır. 
“Sen masum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada?” diye ısrarla sorar. O da durumu anlatır.
-’Hiç paramız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası istemek için bekliyorum burada!’ deyince 
elini cebine sokan genç hatırı sayılır miktarda bir parayı uzatır. Ancak, kızcağız elinin birini ar-
kasına saklayarak tek elle parayı almak isteyince gencin dikkatini çeker. “Elini neden saklıyorsun, 
bir yara bere varsa tedavi ettireyim, saklama. Allah bana imkân ihsan etti, şükrünü yapmalı, iyilik 
etmeliyim. Yoksa verdiği nimetini alır elimden.” diye ısrar edince kızcağız durumunu açıklamaya 
mecbur kalır: “ Ben, der, bir yoksula ekmek vermiştim, yolda rastladığı babam sormuş, yoksul da 
ekmek aldığı evimizi gösterip bizi haber vermiş. Babam eve gelince elindeki sopayı ekmek veren 
elime öylesine bir indirdi ki, elim çarpık kaldı, kimseye göstermekten utanır oldum. Onun için sak-
lıyorum elimi”
Bu açıklamayı dinleyen genç bağırmaya başladı:
-”Komşular! Çabuk buraya gelin, ben hayalimdeki altın kalpli kızı buldum, işte karşımda, siz de 
şahit olun..” diyerek toplananlara başlar gerçeği anlatmaya:
- Ekmeği isteyen yoksul genç bendim. Demek ki elinin çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. 
Hem sebep olayım, hem de seni bu halle baş başa bırakayım, buna Allah razı olmaz. Seni görünce 
içimden bir sevgi selinin koptuğunu hissettim, bana ekmek veren kızcağıza ne kadar da benziyor, 
diye düşündüm. Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allah onun dükkânını elinden alıp 
bana nasip etti. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi. Ben de aynı şükürsüzlüğe düşersem benden de 
alır bir başka şükredene verir. Haydi gel, nikâhımızı yaptırıp ekmek götürelim şükürsüz babana. 
Daha sonra iki genç birlikte yürürler, ekmek veren eli kıran şükürsüz babaya.
Ekmek Bulamıyorsa, Pasta yesinler.
Fransız Devrimi dendiğinde aklımıza bir bağlamda ekmek gelir. 1789’da Devrim arifesinde çok 
sayıda “ekmek isteriz” yürüyüşü yapılmıştır. Ekmek fiyatının ulaşılamaz hale gelmesi karşısında, 
Parisliler 14 Temmuz’da Bastille’e yürümüşlerdir. Bunun temel gerekçesi orada buğday stokları 
İnsan ve Ekmek
68

olduğuna dair dolaşan bir söylentiydi. Bilinen devrim süreci bunun arkasından başlar. 5 Ağustosta 
bu kez kadınlar, Versailles’a ekmek fiyatının düşürülmesini talep etmek için yürürler. Bu yürüyüşün 
üzerine Fransa Kraliçesi Marie Antoinette’in “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” dediği rivayeti 
yaygınlaşır. Günümüze kadar bu böyle gelir. Ama kraliçenin söylediği söz aslında “s’ils n’ont plus de 
pain, qu’ils mangent de la brioche/eğer ekmekleri yoksa yağlı yumurtalı çörek yesinler” şeklindedir. 
Buradaki Brioche, bolca yumurta ve tereyağı kullanılarak yapılan zengin işi bir tür ekmektir. Bu 
yürüyüş esnasında Kral 15. Louis’in halk arasındaki adı “Fırıncı”, kraliçeninki “Kadın Fırıncı” ve 
veliahtınki de “Fırıncı Çırağı’ idi.
18 Ekmek. Zekohto ve Zekanya. 
Hasan Yüregir, “Tarsus-Girit Folklorundan Derlemeler,” isimli Atatürk Üniversitesi Türk Dili 
ve Edebiyatı Bölümü bitirme tezinde şunları yazıyordu:
Bir kaynana ve bir gelin varmış. Bir gün kaynana on dokuz tane ekmek yapmış, gelini de yardım 
etmiş. Ancak kaynanasından gizli 
bir  ekmek  yemiş.  Kaynanası  say-
mış  ekmekleri  on  sekiz  tane; “ne 
yaptın  ekmeği”  demiş.  Gelin  on 
sekizdi demiş kaynana on dokuz, 
gelin on sekiz derken gelin Allah 
tarafından  bir  kumruya  dönüştü-
rülmüş  ve  uçup  gitmiş.  Böylece 
kaynanasından  kurtulmuş  olur. 
(Girit’ten gelen Türkler ilk geldikleri 
zamanlarda Rumca konuşuyorlardı. 
On  sekizin  Rumcası  “zekohto”,  on 
dokuzun  Rumcası  ise  “zekanya”dır. 
Bu  nedenle  Girit  Türkleri  kumru-
nun çıkardığı sesi on sekiz anlamına gelen “zekohto”ya benzetirler. Kumru ne zaman “zekanya” derse o 
vakit kıyametin kopacağına inanırlar.)
İnsan ve Ekmek
69

8. Bölüm
Somuncu Baba
“Ekmek nimettir”

Asıl adı Hamid Hamidüddin olan “Somuncu Baba” olarak da bilinen Şeyh Hamid-i Veli
Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşamıştır. Miladi 1349(H.750) tarihinde 
Kayseri’nin Akçakaya köyünde doğmuştur. 1412 (H.815) tarihinde Aksaray’da vefat etmiştir.  
Babasının adı Şemseddin Musa’dır. İlk tahsilini babasından almıştır. Babasının vefatından sonra 
Şam’a giderek, Hankah-ı Bayezidiyye’de ilim öğrenmiştir. Tasavvuf yoluna girmiştir. Orada pek çok 
velinin sohbetlerine katılmıştır. Burada Üveysi olarak, manevi yol ile Bayezid-i Bistami’den feyz 
almıştır. Şam’da bir müddet ilim tahsilinde bulunduktan sonra, Tebriz yakınlarında Hoy kasabasın-
da bulunan Hace Alaeddin-i Erdebili’ nin yanına gitmiştir. Orada yoğun bir eğitim alarak tasavvuf 
yolunda üstün derecelere kavuşmuştur.
Hocası Alaeddin-i Erdebili, bir gün Hamid-i Veli’ye; “Artık bizden öğrendiğin ilmi, Allahü te-
alanın dinini, insanlara öğretmek üzere Anadolu’ya git!” demiştir. Böylece ona, insanları yetiştirmek 
için icazet vermiştir. Hocasının bu sözleri, bazı kişileri kıskandırmış ve içten içe  Hamid-i Veli’den 
hoşlanmamalarına yol açmıştır  Hace Alaeddin, Hamid-i Veli’yi bütün öğrencileriyle birlikte, 
“Şemseddin-i Tebrizi Makamı.” denilen yere kadar uğurlamıştır. Veda edip yanlarından ayrılınca, 
haset edenlerin de bulunduğu topluluğa dönerek; “Hamidüddin’in arkasından, gözden kaybolun-
caya kadar bakınız. Eğer dönüp bizden tarafa bakarsa, Anadolu’da onun ilminden istifade ederler. 
Şayet bakmazsa, onun ilminden hiç kimse istifade edemez.” demiştir. Orada bulunanlar merakla 
Hamidüddin’in arkasından bakmaya başlamışlar ve Hamid-i Veli, gözden kaybolmadan önce iki 
defa arkasına bakmıştır. Ardından büyük bir alim ve kamil bir insan olarak Kayseri’ye dönmüştür.
Türkiye gazetesinin 1993 yılında yayınladığı Evliyalar Ansiklopedisi’nin 11. cildinde Somuncu 
Baba için şu detaylı bilgiler bulunmakta:
“Hamidüddin Hazretleri, Kayseri’de insanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını öğretmeye 
başladı. Talebeleri, ondan feyz almaya, hasta kalplerine şifa olan nasihatleriyle, sohbetleriyle şeref-
lenmeye başladılar. Hamidüddin, bir gün çok sevdiği talebelerinden Şüca-i Karamani’yi huzuruna 
çağırarak; “Ankara’da Nûman isminde bir müderris vardır. Onu bulup buraya davet ediniz!” buyur-
du. Şüca-i Karamani de hocasının emrini yerine getirmek için Ankara’ya gidip, durumu bildirdi. 
Müderris Nûman; “Bu davete icabet lazımdır.” diyerek,  Kayseri’ye geldi. Kurban bayramı günü 
buluştukları için, hocası ona “Bayram” lakabını verdi. Müderris Nûman, Hamidüddin hazretlerini 
görüp sohbetlerini dinleyince, onun büyük bir alim ve veli olduğunu anladı. Kısa zamanda pek çok 
kerametlerini de görünce, daha çok bağlandı. Onun teveccühleri altında yetişmeye başladı. Hoca-
sından zahiri ve batıni ilimleri öğrenerek kısa zamanda büyük mesafeler aldı. Bir gün hocası; “Hacı 
Bayram! Zahiri ilimleri ve bu ilimlerde yetişmiş alimleri ve derecelerini gördün. Batıni ilimleri ve 
bu ilimlerde yükselmiş velileri ve derecelerini de gördün. Hangisini murad edersen onu seç!” buyur-
du. Hacı Bayram da, velilerin yüksek hallerini görerek, kendisini tasavvufa verdi ve bu yolda daha 
yüksek derecelere kavuşmak için çalıştı. Zamanının büyük velilerinden oldu.
İnsan ve Ekmek
72

Hamidüddin hazretleri, manevi bir emir üzerine Tebriz’e gitti. Tebriz’den de Anadolu’ya gelip, 
Bursa’ya yerleşti. Hacı Bayram-ı Veli, sık sık Bursa’ya gelip hocasını ziyaret ederdi. Hamidüddin 
hazretleri, Bursa’da bir ümmi gibi hareket edip, ilminin varlığını kimseye söylemedi.
Hamidüddin, Bursa’da bir fırın yaptırdı. Fırınına merkebiyle dağdan odun getirir, onunla ek-
mekleri pişirirdi. Ekmek küfesini sırtına alarak; “Somun! Müminler somun!” diye söyler, geçimini 
bu yolla sağlardı. Halk, bu fırıncıya “Somuncu Baba” der ve pişirdiği ekmeğin lezzetine doyamaz-
lardı. Somuncu Baba ekmek satmaya başlayınca, herkes peşinden koşar, ekmeğini kapışırlardı. 
Somuncu Baba’nın fırını, Molla Fenari Mahallesinde, Ali Paşa Çınarı civarında olup, iki gözlü idi. 
Fırının bitişiğinde de, ibadet ettiği bir odası vardı. Odanın kıble cihetinde de, nefsini terbiye etmek 
için kullandığı bir Çilehanesi mevcut idi. Hamidüddin hazretleri durumunu Bursa’da kimseye bil-
dirmedi. Hep halk içinde Hak ile olmaya gayret etti.
Yıldırım Bayezid Han, Niğbolu zaferinden sonra Bursa’da Ulu Camiyi yaptırmaya başladı. Ca-
İnsan ve Ekmek
73

minin inşası sırasında, çalışan işçilerin ekmek ihtiyacını Somuncu Baba temin etti. Cami yapımı 
bittikten sonra, bir Cuma günü açılış merasimi yapılacağı ilan edildi. O gün başta Padişah Yıldırım 
Bayezid Han, damadı büyük alim ve veli Seyyid Emir Sultan, Molla Fenari hazretleri, ulemadan 
pek çok kimse ve Bursalılar Ulu Camiyi doldurdular. Yıldırım Bayezid Han, caminin açılış hutbe-
sini okumak üzere Emir Sultan’a vazife verdiğinde, 
Emir Sultan; “Sultanım! Zamanın büyük alimi 
burada iken, bizim hutbe okumamız uygun değildir. 
Bu cami-i şerifin açılış hutbesini okumaya layık zat 
şu kimsedir.” diyerek, Somuncu Baba’yı gösterdi. 
“Şöhret afettir.” hadis-i şerifini bildiği için, bundan 
titizlikle kaçınan Somuncu Baba, Padişahın emri 
üzerine minbere doğru yürüdü. Emir Sultan’ın ya-
nına gelince; “Ey Emir’im, niçin böyle yapıp beni 
ele verdiniz?” dedi. O da; “Senden ileride bir kimse 
göremediğim için öyle yaptım.” cevabını verdi. 
Cemaat hayret ederek bu konuşmaları dinliyor, 
Somuncu Baba’nın hutbesini merakla bekliyordu. 
Minbere çıkan Somuncu Baba, öyle bir hutbe irad 
etti ki, o zamana kadar Bursalılar öyle bir hutbeyi 
hiç işitmemişlerdi. Bursalılar, bundan sonra So-
muncu Baba’nın büyüklüğünü anladılar. Somuncu 
Baba, hutbede; “Bazı alimlerin, Fatiha-i şerifenin 
tefsirinde müşkilatı, anlayamadığı kısımlar vardır. 
Onun için bu sûrenin tefsirini yapalım.” buyurarak, 
Fatiha sûresinin, yirmi ana ilim üzerine yedi türlü tefsirini yaptı. Nice hikmetli sözler beyan eyledi. 
Herkes hayretinden şaşırıp kaldı. Başta Molla Fenari hazretleri; “Somuncu Baba, önce bizim Fatiha 
sûresinin tefsirindeki müşkilimizi keramet göstererek halletti. Onun büyüklüğüne, bu yedi çeşit 
tefsir, adil bir şahiddir. Fatiha’nın ilk tefsirini cemaatin hepsi anladı. İkinci tefsirini bir kısmı anladı, 
üçüncü tefsiri anlayanlar çok az idi. Dördüncü ve sonrakileri anlayanlar içimizde yok idi.” demekten 
kendini alamadı. Cuma namazından sonra bütün cemaat, Somuncu Baba’nın elini öpmek, duasını 
almak istedi. Cemaatin bu arzusunu kıramayan Somuncu Baba hazretleri, kapıda durdu. Ulu Ca-
minin üç kapısından çıkan herkes; “Ben Somuncu Baba’nın elini öpmekle şereflendim.” diyordu. 
Somuncu Baba, yine keramet göstererek, Allahü tealanın izniyle her üç kapıda da aynı anda bulu-
narak cemaate elini öptürmüştü.
Namazdan sonra evine giden Hamid-i Veli’ye, Molla Fenari; “Efendim! Bu günlerde Fati-
İnsan ve Ekmek
74

ha sûresinin tefsirini yapmak istiyordum. Fakat bazı anlayamadığım yerler vardı. Bu hutbenizle, 
bilemediğimiz yerleri izah etmiş oldunuz. Medresede hizmetimiz karşılığında kazandığımız beş 
bin akçe paramız vardır. Şüphesiz helaldir. Kabul buyurursanız bunları size hediye etmek istiyo-
rum.” dedi. O, kabul etmedi. Bunun üzerine Molla Fenari, Somuncu Baba’ya; “Talebeniz olmakla 
şereflenmek istiyorum.” deyince, Somuncu Baba ona teveccüh ederek dualarda bulundu. Molla 
Fenari’nin, Somuncu Baba’dan aldığı feyz ile yazdığı tefsirini bütün alimler çok beğenmiş, asırlarca 
mûteber bir tefsir olduğunu söylemişlerdir.
Somuncu Baba, durumunun anlaşılması üzerine; “Sırrımız faş olup, herkes tarafından anlaşıldı.” 
diyerek, Bursa’dan gitmek istedi. Bir sabah erkenden, Gavas Paşa Medresesinden birkaç talebeyi 
yanına alarak yola çıktı. Somuncu Baba’nın Bursa’yı terketmekte olduğunu işiten Molla Fenari, 
koşarak bir çınarın yanında arkasından yetişti. Gitmeyip Bursa’da kalması için çok yalvardı, ricalar-
da bulundu. Fakat kabul ettiremedi. Sonunda, Bursalılara dua etmesini istedi. Somuncu Baba, bu 
İnsan ve Ekmek
75

çınarın yanında Bursa’ya yönünü dönerek, feyizli, bereketli bir şehir olması ve yeşil olarak kalması 
için dua etti ve vedalaşarak ayrıldılar. Bursa’da bu çınarın bulunduğu bölgeye “Dua çınarı” denildi.
Bursa’dan ayrılan Somuncu Baba, Aksaray’a geldi. Burada ömrünün sonuna kadar İslamiyeti 
yaymak, Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildirmek için uğraştı. Hem zahiri, hem de batıni ilmi 
ile Aksaraylıların gönüllerinde erişilmesi güç olan mümtaz bir mevkiye erişti. Artık ona Hamid-i 
Aksarayi denilmeye başlandı. Hacı Bayram’ı Veli ile hacca gittiler. Dönüşlerinde, Hacı Bayram’ı 
kendisine halife, vekil tayin etti. İnsanları irşad etmekle vazifelendirdi.
Bir gün yaşlı bir kadın huzuruna gelip; “Efendim! Benim bir ineğim vardı. Sabahleyin sığırt-
maca teslim ettim, fakat akşam dönmedi. Çok aradım, bulamadım. Ne olur derdime çare olunuz” 
diye yalvardı. Kadının bu üzüntüsüne dayanamayan Hamid-iVeli; “Sen burada bekle. Biz etrafı bir 
araştıralım, bulursak getiririz” buyurdu. Dışarı çıkıp, sağa sola araştırma yapmadan, hep bir istika-
mette gitti. Kadın da onu gizliden takibe başladı. Hamid-i Veli, bugünkü türbesinin bulunduğu 
yere geldi ve ineğin otladığını görerek; “Ey mübarek hayvan! Niçin diğer hayvanlardan geri kaldın 
da bizi buraya kadar yordun?” deyince, inek lisana gelip; “Bugün yavruma süt verecek kadar karnı-
mı doyuramamıştım. Onun için burada otluyordum.” dedi. Bu konuşmaları işiten kadın, Hamid-i 
Aksarayi’nin derecesinin üstünlüğünü anladı. Onu en çok sevenler arasında oldu.
Hamid-i Aksarayi hazretleri, 1412 (H.815) senesinde, bir gün dostları ve talebeleriyle helalleşti. 
İki rekat namaz kıldıktan sonra, uzun uzun dua etti. Sonra Kelime-i şehadet getirerek vefat etti. 
Cenaze namazını Hacı Bayram-ı Veli kıldırdı. Geriye iki erkek çocuk bırakarak, bugünkü türbesi-
nin olduğu yere defnedildi. Türbesi Aksaray kabristanının ortalarındadır. 1980 (H.1400) senesin-
den itibaren, Aksaraylı Şahin Başer Beyin gayretleriyle türbesi yeniden onarılarak bugünkü hale 
gelmiştir. Somuncu Baba’nın çilehanesini ve türbesini ziyaret edenler, ruhaniyetinden fevkalade 
feyz ve bereketlere kavuştuklarını, dünyayı unuttuklarını söylemişlerdir. Onu vesile ederek Allahü 
tealaya yapılan duaların kabul olduğunu da bildirmişlerdir. Somuncu Baba’nın kabrinin Darende’de 
olduğu da rivayet edilmektedir.
Hamid-i Veli hazretlerini çok sevenlerden biri şöyle anlattı: “Aksaray’da memur olarak vazife 
yapıyordum. Bir üst makama terfim ihtilaflı idi. Şeyh Hamid-i Veli hazretlerine gittim. Türbesini 
ziyaret ederek, durumumu anlattım. Çilehanesinde iki rekat namaz kıldıktan sonra eve geldim. 
Gece rüyamda Hamid-i Veli’yi gördüm. Bana; “Evladım, hiç üzülme, üst makama geçeceksin. Biz 
veliler, senin o makama geçtikten sonra, istifa edip, serbestçe İslamiyete hizmet etmeni, Allahü tea-
lanın emir ve yasaklarını insanlara bildirmeni arzu ediyoruz” buyurdu. Hakikaten, kısa zaman sonra 
bir üst makama geçme emri geldi ve istifamı vererek İslamiyete hizmet etmeye çalıştım.”
Somuncu Baba ile ilgili anlatılan iki öyküde ilginçtir. Bu öyküler şunlardır:
İnsan ve Ekmek
76


Do'stlaringiz bilan baham:
1   2   3   4   5   6   7   8   9


Ma'lumotlar bazasi mualliflik huquqi bilan himoyalangan ©fayllar.org 2019
ma'muriyatiga murojaat qiling