International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic


Download 252.86 Kb.

bet3/4
Sana25.04.2018
Hajmi252.86 Kb.
1   2   3   4

Değerlendirme 

Mekârim Şirâzî’nin bu bilgiyi dayandırdığı kaynak olan Mecmeu’l-Beyân tefsirinde bu ifade 

“Ömer b. Hattâb bir adamın bu ayeti okuduğunu duydu (عمس)” şeklinde yer almaktadır. (Tabersî, 

2005: X, 163) Oysa ki Mekârim Şirâzî bu rivayeti “(ليق) denilmiştir.” şeklinde nakletmiştir. Her iki 

anlatım  biçiminin  delaleti  farklı  olsa  da  Tabersi  ve  Mekârim  Şirâzî’nin  bu  olayı  naklediş 

biçimlerinden her ikisinin de bunu kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Şöyle ki:  

Tabersi, Hz. Ömer’in bunu duyduğunu ve duyduğu bu şey üzerine de keşke öyle kalsaydı 

dediğini ifade etmiştir. Ne bu olayı rivayet eden bir raviyi zikretmiş, ne de bunun doğru olmadığını 

ifade  etmiştir.  Aksine  kendisi  direkt  olarak  Hz.  Ömer’in  bunu  duyduğunu  söylemiştir.  Böyle  bir 

durumda Tabersi’nin de bunu kabul ettiği sonucuna varılır.  

Mekârim  Şirâzî  de  bunu  naklederken  rivayeti  benimsemediği  anlamına  gelen  “(ليق) 

denilmiştir”  sigasını  kullanmış  olsa  bile  onun  bu  nakilden  sonra  yapmış  olduğu  açıklama  Hz. 

Ömer’in gerçekten böyle dediğini kabul ettiğini göstermektedir. Çünkü o da ne raviye ne de rivayetin 

sıhhat durumuna değinmeden Hz. Ömer’in gerçekten böyle dediği üzerinden şu değerlendirmesini 

yapmıştır. “Bu onun yaratılış meselesine itiraz ettiği çok ilginç bir sözdür.” (Şirâzî,1421: XIX, 244) 

Görüldüğü gibi ne Mekârim Şirâzî ne de onun nakilde bulunduğu kaynak Hz. Ömer’e nispet 

edilen bu sözün senedini zikretmiştir. Tespit edebildiğimiz kadarıyla bu rivayet hadis kaynaklarında 

da  yer  almamaktadır.  Dolayısıyla  senedi  olmayan  bir  rivayete  dayanarak  Hz.  Ömer’in  yaratma 

meselesine itiraz ettiği gibi son derece ağır bir iddia asla kabul edilemez.  

Ayrıca Hz. Ömer böyle bir söz söylemiş olsa bile bu sözden hareketle Hz. Ömer’in yaratma 

meselesine itiraz ettiği şeklinde bir sonuç çıkarmak doğru değildir. Bu olsa olsa doğum sancısının 

Hz. Meryem’i bir hurma ağacının gövdesine dayanmaya sürüklerken söylemiş olduğu “( َلْبَق  ُّتِم يِنَتْيَلاَي

اًّيِسْنَم اًيْسَن ُتْنُكَو اَذَه) Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım!” sözüne benzemektedir. 

(Meryem: 19/23) Hz. Meryem böyle derken sadece içinde bulunduğu duruma olan üzüntüsünü ifade 

etmiştir. Onun bu sözünün kendisinin yaratılmış olmasına ve başına gelenlere karşı Allah’a isyan 

edişine  yorumlanması  ne  kadar  yanlış  ise  Hz.  Ömer’e  nispetinin  aslı  bulunmayan  bu  sözün,  Hz. 

Ömer’in yaratılışa itiraz ettiği şeklinde yorumlanması da o kadar yanlıştır.  

3.3.

 

Kur’an Hakkındaki Bilgisinin Yetersizliği 

Mekârim  Şirâzî  (  َو  ًةَهِكاَفَو

اًّبَأ

)  (Abese:  80/31)  ayetinin  tefsirinde  Hz.  Ömer’in  Kur’an 



hakkındaki bilgisinin yetersiz olduğunu, iddia etmiştir. Bu ayetteki (اًّبَأ) kelimesini açıklarken şöyle 

El-Emsel fî Tefsîri Kitâbillâhi’l-Münezzel Adlı Şîa Tefsirinde Hz. Ömer Algısı 

          187 

 

Turkish Studies 



International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic 

Volume 12/27 

demiştir: Her iki fırkadan müfessirler bu ayetin tefsirinde şu olayı zikretmişlerdir: Ömer b. Hattâb 

bir gün minberde (

 َتَم ، اًّبَأَو ًةَهِكاَفَو ، اًبْلُغ  َقِئاَدَحَو ،  ًلًْخَنَو اًنوُتْيَزَو ، اًبْضَقَو اًبَنِعَو ، اًّبَح اَهيِف اَنْتَبْنَأَف

 ْمُكِماََْنَ ِلَْو  ْمُكَل اًعا

Böylece  sizin  ve  hayvanlarınızın  yararlanması  için  orada  taneler,  üzümler,  yoncalar,  zeytinler, 



hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.” (Abese: 80/27-32) ayetlerini 

okudu, ardından bunların bütününü anladık da peki ( ّبلْا) ne demektir dedi ve sonra elindeki bastonu 

bırakıp şöyle devam etti: “Allah’a yemin ederim ki bu bir tekellüftür. ( ّبلْا) kelimesini bilmesen ne 

olur! Bu Kitap’tan, size beyan edilenleri bulup uygulayın! Bilmediklerinizi ise onun Rabbine havale 

edin.” 

Bu nakilden sonra Mekârim Şirâzî şöyle bir değerlendirmede bulunmuştur: “Ancak zihinde 



bir  problem  kalıyor…  Müslümanların  halifesi  Kur’an’da  varit  olan  bir  kelimeyi  nasıl  anlamaz. 

Üstelik bu kelime Arapçada bilinmesi zor olmayan kelimelerdendir. Bu durum her asırda şeri bütün 

meseleleri bilen ve hata işlemekten münezzeh (masum) ilahi bir önderin bulunmasının zaruri olduğu 

sonucuna götürüyor. (Şirâzî, 1421: XIX, 431) 



Değerlendirme  

Suyûtî,  Mekârim  Şirâzî’nin  Hz.  Ömer’den  naklettiği  rivayet  hakkında  İbn  Sa’d,  Saîd  b. 

Mansûr, Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnü’l-Münzir, Hâkim, İbn Merduveyh, Beyhakî ve Hatîb’in 

bunu Enes’ten tahric ettiklerini söylemiş, Hâkim’in de bunu tashih ettiğini ifade etmiştir. (Suyûtî, 

2003: XV, 251) Dolayısıyla bu rivayet Suyûtî’nin belirttiği üzere Hakim’e göre sahihtir.  

Mekârim Şirâzî’nin bu nakillere dayanarak “Müslümanların halifesi Kur’an’da varit olan bir 

kelimeyi nasıl anlamaz?” şeklindeki değerlendirmesi dikkat çekicidir. Çünkü bir kelimenin anlamını 

bilmemek  son  derece  doğal  olan  bir  şeydir.  Halifenin  Kur’an’da  geçen  her  kelimenin  anlamını 

bilmesi gerektiği ile ilgili bir nas var mıdır? Sonra halifenin Kur’an’da geçen bir kelimeyi, özellikle 

de yönetim ile alakalı olmayan bir kelimeyi bilmemesinin, ümmetin idare ve yönetimi ile ilgili olan 

hilafet makamına ne tür bir zararı olabilir? Ayrıca bu, halifenin bilmemesi durumunda kaybolma 

riski olan bir bilgi de değildir. Hem hilafet makamı, hiç kimseden bir şeyler öğrenmenin yasak olduğu 

bir makam da değil ki, Hz. Ömer’in ömür boyu bu kelimenin anlamını öğrenmediği düşünülsün.  

Mekârim  Şirâzî’nin  bu  olaydan  hareketle  her  asırda  şer’î  bütün  meseleleri  bilen,  hata 

işlemekten korunmuş (masum) olan ilahî bir önderin bulunması gerektiği sonucunu çıkarması ayrıca 

tuhaf bir istinbat olarak duruyor. Hz. Ömer’in (بلْا) kelimesinin anlamını bilmemesi böyle bir sonucu 

doğurmaz.  Zaten  Mekârim  Şirâzî  de  bu  ayetle ilgili  yorumu  bağlamında  sadece böyle  bir iddiada 

bulunmakla yetinmiş, bu iddiasını ispatlayacak hiçbir delil ileri sürmemiştir.  



4. Huneyn Savaşında Savaş Meydanından Kaçtığı  

Mekârim Şirâzî (

 ُمُكَرَصَن ْدَقَل

 َع  ْتَقاَضَو اًئْيَش ْمُكْنَع ِنْغُت ْمَلَف ْمُكُتَرْثَك ْمُكْتَبَجْعَأ ْذِإ ٍنْيَنُح َمْوَيَو ٍةَريِثَك  َنِطاَوَم يِف ُ َّالله

 ُمُكْيَل

 َنيِرِبْدُم  ْمُتْيَّلَو َّمُث  ْتَبُحَر اَمِب  ُضْرَ ْلْا) Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım 

etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü 

bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet gerisin geriye dönüp kaçmıştınız.” (Tevbe: 9/25) 

ayetinin  tefsirinden  sonra  “mülahazalar”  başlığını  açmış  ve  bu  başlığın  altında  beş  mülahazasını 

sunmuştur. Bunlardan biri de “Kaçanlar kimlerdir?” mülahazasıdır. 

Bu  mülahazasında  şunları  ifade  etmiştir:  Şüphesiz  ki  ilk  başlarda  ezici  çoğunluk  savaş 

meydanından  kaçmış,  sadece  on  kişi  kalmış,  bazıları  da  on  dört  kişinin  kaldığını  söylemiştir. 

Tarihçilerin  ulaştırdığı  sayı  yüzü  geçmemektedir.  Meşhur  rivayetler  ilk  üç  halifenin  de  kaçanlar 

arasında  olduğunu  açıkça  ifade  ettiğinden  dolayı  bazı  müfessirler  bu  kaçışın  doğal  bir  durum 

olduğunu açıklamaya çalışmışlardır. Bu konuda Menâr tefsirinin sahibi kısaca şunları ifade etmiştir: 

“Düşman,  Müslümanların  üzerine  ok  yağdırınca  Mekke’de  Müslümanlara  iltihak  edenlerin  tümü 

gerisin geri kaçtı. Bunlar arasında münafıklar, imanı zayıf olanlar ve ganimet sevdalıları vardı. Böyle 


188 

 

 



 

 

 



 

 

  



 Abdurrahman ENSARİ 

 

Turkish Studies

 

International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic 

Volume 12/27 

olunca  doğal  olarak  ordunun  kalan  kısmı  da  tedirgin  oldu.  Onlar  da  kaçtı.  Bir  grup  kaçınca 

diğerlerinin  de  tedirgin  olup  kaçması  doğal  bir  şeydir.  Böyle  bir  durumda  onların  kaçması, 

Resûlullah’ı  (s.a.v.)  terk  etmeleri,  onu  yardımsız  bırakmaları  ve  onu  düşmana  teslim  etmeleri 

anlamına gelmez ki Allah’ın gazabına müstahak olsunlar.” Mekârim Şirâzî bunu naklettikten sonra, 

“Bunun üzerine bir açıklama yapmıyoruz; kararı okuyucuya bırakıyoruz!” demiştir. (Şirâzî, 1421: 

V, 777) Akabinde Mekârim Şirâzî Sahih-i Buhârî’den Huneyn hezimeti ve Müslümanların kaçışı ile 

ilgili  şunu  nakletmiştir. (Ravi  anlatıyor)  Birden  insanlar  arasında  Ömer  b.  Hattâb’ı  gördüm,  ona: 

İnsanların durumu nedir? dedim. O da Allah’ın takdiri dedi. Sonra da insanlar Resûlullah’ın etrafında 

toplandılar. ( Şirâzî, 1421: V, 777)  



Değerlendirme 

Mekârim Şirâzî meşhur rivayetlerin, ilk üç halifenin de kaçanlar arasında olduğunu açıkça 

ifade  ettiğini  söylemiş;  ancak  bu  rivayetlerden  hiçbir  tanesini  zikretmemiştir.  Oysa  İbn  Hişam 

meşhur siyer kitabında “Huneyn savaşında Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte sabit kalanların isimleri” 

başlığı altında şunu ifade etmiştir: “Muhacirlerden yanında kalanlar arasında Ebûbekir ve Ömer var. 

Ehl-i Beyt’inden Ali b. Ebî Tâlib, Abbâs b. Abdulmuttalib, Ebû Süfyân b. Hâris ve oğlu Cafer, Fadl 

b.  Abbâs,  Rabîa  b.  Hâris, Usame  b.  Zeyd,  Eymen  b.  Ubeyd.  Bazıları  Ebû  Süfyân’ın  oğlu  yerine 

Kusem b. Abbâs’ı zikretmişlerdir.” (İbn Hişâm, 1955: II, 443)  

Mekârim Şirâzî’nin, “İlk üç halife de kaçanlar arasında olduğu için bazı müfessirlerin bu 

kaçışı  doğal  göstermeye  çalışmışlardır  iddiası”  müfessirleri  itham  altına  almaktan  başka  bir  şey 

değildir. Kendisinin de belirttiği üzere sahabenin ezici çoğunluğu savaş meydanından kaçmış, en 

yüksek  takdirle  Resûlullah’ın  (s.a.v.)  etrafında  kalanların  sayısı  yüze  ulaşmamıştır.  Dolayısıyla 

müfessirlerin  bu  çabasının  sırf  üç  halifeyi  kurtarmak  amaçlı  olduğunu  söylemek  doğru  değildir. 

Üstelik siyer kitaplarının beyanına göre Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer Resûlullah’ın (s.a.v.) yanında 

sabit kalanlardandı. (İbn Hişam, 1955: II, 443) Mekârim Şirâzî’nin Menâr tefsirinden yaptığı nakilde 

de  bu  iddiasını  doğrulayacak  bir  ifade  yer  almamaktadır.  Hatta  bu  tefsir  “Huneyn’de  Resûlullah 

(s.a.v.) ile birlikte sabit kalanların sayısı” başlığı altında bizzat Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer’in de savaş 

meydanında Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte sabit kalanlar arasında olduğunu ifade eden rivayetlere yer 

vermiştir. (Reşid Riza, X, 1990: 224-225) Bu da - en iyimser bakışla - Mekârim Şirâzî’nin Menâr 

tefsirini dikkatli okumadığını göstermektedir.  

Ayrıca Menâr tefsirinde “Huneyn’de Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte sabit kalanların sayısı” 

başlığı altındaki rivayetlerde zikredilen farklı sayıların telif ve cem’i konusunda  müfessirin takip 

ettiği yönteme göre de Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer Resûlullah’ın (s.a.v.) yanında sabit kalanlardandır. 

Şöyle ki,  

1. Müfessir bu başlık altında Tirmizî’nin hasen senetle İbn Ömer’den gelen rivayetine göre 

bu  sayının  yüzün  altında,  Ahmet  ve  Hakim’in  İbn  Mes’ûd’dan  gelen  rivayetine  göre  bu  sayının 

Muhacir ve Ensar’dan oluşan seksen kişi olduğunu zikretmiş sonra da bu iki rivayet arasında çelişki 

bulunmadığını, birinci rivayetin tam sayıyı vermeyip bu sayının yüzden az olduğunu ifade ettiğini, 

ikinci rivayetin ise tam sayıyı verdiğini belirterek bu iki rivayetin arasını cem etmiştir.  

2. Müfessir, Nevevî’nin Sahih-i Müslim’in şerhinde zikrettiği on iki sayısını - bu sayıya Hz. 

Ebûbekir ve Hz. Ömer de dahildir - İbn İshak’tan naklettiğini söylemiş, sonra da bu rivayetle önceki 

rivayetler arasında şöyle bir cem’e gitmiştir: Muhtemelen sabit kalanlar bunlardır, diğerleri de hemen 

geri döndüklerinden savaş meydanından kaçanlardan sayılmamıştır. (Reşid Rıza, 1990: X, 224-225) 

Mekârim  Şirâzî’nin  bu  konudaki  kararı  okuyucuya  bırakması  güzel  bir  tavırdır.  Ancak 

yukarıdaki  ikinci  maddede  arz  edildiği  üzere  okuyucuya  sunduğu  bilgi  problemlidir.  Bu  bilginin 

üzerine doğru bir sonucun inşa edilemeyeceği açıktır. 



El-Emsel fî Tefsîri Kitâbillâhi’l-Münezzel Adlı Şîa Tefsirinde Hz. Ömer Algısı 

          189 

 

Turkish Studies 



International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic 

Volume 12/27 

Şirazî’nin  Buhârî’den  yaptığı  nakil  doğrudur.  Buhârî’de  yer  alan  lafız  şöyledir:  ( َمَزَهْناَو

 ِلْسُمْلا

 ْمَأ :َلاَق ؟ِساَّنلا  ُنْأَش اَم :ُهَل  ُتْلُقَف ،ِساَّنلا يِف ِباَّطَخْلا ِنْب َرَمَُِب اَذِإَف ،ْمُهَََم  ُتْمَزَهْناَو  َنوُم

 ِ َّالله ِلوُسَر ىَلِإ  ُساَّنلا َعَجاَرَت َّمُث ِ َّالله ُر

 َمَّلَسَو ِهْيَلَع ُ َّالله ىَّلَص) “Müslümanlar savaş meydanından kaçtılar ben de kaçanlardandım. Birden insanlar 

arasında Ömer b. Hattâb’ı gördüm. Ona insanların durumu nedir diye sordum. O da Allah’ın takdiri 

dedi. Sonra da insanlar Resûlullah’a (s.a.v.) döndüler. (Buhârî, Megâzî, 4322) Bu lafızlardan Hz. 

Ömer’in de kesin olarak meydandan kaçanlar arasında olduğu anlamı çıkmaz. Nitekim Kastalânî de 

bu hadisi Hz. Ömer’in savaş meydanından kaçanlar arasında olmadığı şeklinde şöyle açıklamıştır. 

“Müslümanlar (yani Resûlullah (s.a.v.) ve onunla beraber olanların dışındaki Müslümanlar) savaş 

meydanından  kaçtılar ben de  kaçanlardandım.  Birden  insanlar  arasında (yani  savaş  meydanından 

kaçmamış  olan  insanlar  arasında)  Ömer  b.  Hattâb’ı  gördüm.  Ona  insanların  durumu  nedir  diye 

sordum. O da bu Allah’ın işidir (yani hükmüdür) dedi. Sonra da insanlar (yani savaş meydanından 

kaçmış olan insanlar) Resûlullah’a (s.a.v.) döndüler” (Kastalânî, 1323: VI, 407, h.no: 4323)  

Sonuç olarak Mekârim Şirâzî’nin, 

1.  “Meşhur  rivayetlerin  ilk  üç  halifenin  kaçanlar  arasında  olduğunu  açıkça  ifade  ettiği” 

iddiasını kanıtlayacak hiçbir rivayeti zikretmemiş olması, ayrıca bunun aksini kanıtlayan rivayetlerin 

mevcudiyeti, 

2.  “İlk  üç  halife  de  kaçanlar  arasında  olduğu  için  bazı  müfessirlerin  bu  kaçışı  doğal 

göstermeye çalıştıkları” iddiasını dayandırdığı Menâr tefsirinin bizzat Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer’in 

de  savaş  meydanında  Resûlullah  (s.a.v.)  ile  birlikte  sabit  kalanlar  arasında  olduğunu  ifade  eden 

rivayetlere yer vermiş olması, 

3. Buhârî’den yaptığı nakilden böyle bir sonucun çıkmayacağı göz önünde bulundurulduğu 

zaman,  Hz.  Ömer’in  Huneyn  savaşında  savaş  meydanından  kaçtığı  iddiasının  doğru  olmadığı 

anlaşılır.  



5.

 

Önerisinin Vahiy İle Reddedildiği 

Mekârim  Şirâzî  “(...

  ِدُرْطَت  َلاَو

 ُهَهْجَو  َنوُديِرُي  ِّيِشََْلاَو  ِةاَدَغْلاِب  ْمُهَّبَر  َنوُعْدَي  َنيِذَّلا

)  Rab’lerinin  rızasını 

isteyerek sabah akşam O’na dua edenleri yanından kovma…” (En’âm 6/77-53)

5

 ayetlerinin nüzûl 



sebebi  hakkında  şunları  ifade  etmiştir:  Bu  iki  ayet  hakkında  birbirine  benzeyen  birçok  rivayet 

zikredilmiştir. Bunlardan biri ed-Dürrü’l Mensur’da yer alan şu rivayettir: Kureyş’ten bir topluluk 

Resûlullah’ın (s.a.v.) meclisine uğradı. Orada Suheyb, Ammâr, Bilâl ve Habbâb gibi fakir kimseler 

bulunuyordu. Bu duruma şaşırdılar ve “Ey Muhammed! Sen kavminden bu kimselere mi razı oldun? 

Biz  bunlara  mı  uyacağız?  Allah  bunlara  mı  ihsanda  bulunmuştur?  Bunları  kendinden  uzaklaştır, 

böyle yaparsan sana tabi olabiliriz” dediler. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi. (Şirâzî, 1421: IV, 

298) Menâr tefsirinin müellifi gibi bazı Ehl-i sünnet müfessirleri buna benzer bir hadis zikretmiş ve 

devamında  şöyle  demişlerdir:  Ömer  b.  Hattâb  da  orada  bulunuyordu.  O,  Resûlullah’a  (s.a.v.) 

Kureyşten olan bu grubun isteğini, sadık olup olmadıklarının bilinmesi için kabul etmesini teklif etti. 

Bunun üzerine Ömer’in teklifini reddeden bu iki ayet nazil oldu. (Şirâzî, 1421, IV, 298)  

Mekârim  Şirâzî  bu  ayetin nüzûl  sebebi  ile ilgili  başka  bir rivayet  daha  zikrettikten  sonra 

nüzûl sebebi olarak Dürrü’l-Mensûr’dan naklettiği rivayeti tercih etmiştir.  



 

 

                                                 

5

 Bu ayetlerin tam meali şöyledir: “Rab’lerinin rızasını isteyerek sabah akşam O’na dua edenleri yanından kovma. Onların 



hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara bir şey yok ki onları kovasın. Eğer kovarsan zalimlerden olursun. 

Böylece insanların bazısını bazısı ile denedik ki, “Allah, aramızdan şu adamları mı iman nimetine lâyık gördü?” desinler. 

Allah, şükreden kullarını daha iyi bilen değil mi?” 


190 

 

 



 

 

 



 

 

  



 Abdurrahman ENSARİ 

 

Turkish Studies

 

International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic 

Volume 12/27 

Değerlendirme 

Şirazî’nin ed-Dürrü’l-Mensûr’dan naklettiği rivayeti Suyûtî’nin belirttiği üzere Ahmed, İbn 

Cerîr, İbn Ebî Hâtim, Taberânî, Ebû’ş-Şeyh, İbn Merduveyh ve Ebû Nuaym İbn Mes’ûd’dan tahric 

etmişlerdir. Suyûtî, 2003: VI, 54) 

Bunun  bir  benzerini  de  Müslim  Nesâî  ve  İbn  Mâce  Sa’d  b.  Ebî  Vakkâs’tan  rivayet 

etmişlerdir. (Müzeynî, 2006: I, 526-527) Müzeynî bu ayetin nüzûl sebebiyle ilgili başka bir rivayet 

de  zikrettikten  sonra  şöyle  bir  değerlendirmede  bulunmuştur:  Bu  ayetin  nüzûl  sebebi  isnadının 

sıhhati,  ayetin  lafzına  uygunluğu,  nüzul  sigasının  sarih  oluşu,  müfessirlerin  hüccet  görmeleri  ve 

tercih edilecek bir muarızının bulunmaması sebebiyle Sa’d’ın (r.a) rivayetidir. (Müzeynî, 2006: I, 

530) 


Mekârim Şirâzî’nin Menâr’dan ve ismini zikretmediği bazı Ehl-i sünnet müfessirlerinden 

naklettiği  rivayete  gelince,  söz  konusu  rivayet  Dürrü’l-Mensûr  ve  Menâr  tefsirlerinde  şöyle  yer 

almaktadır: İbn Cerîr ve İbn Münzir’in rivayet ettiklerine göre İkrime şöyle dedi: Utbe b. Rabia, 

Şeybe b. Rabia, Karaza b. Amr b. Nevfel ve Hâris b. Amir b. Nevfel kâfirlerin ileri gelenleri ile 

birlikte  Ebû  Talib’e  gelip  ona  şöyle  dediler:  “Kardeşinin  oğlu  şu  ayak  takımından  olan  insanları 

bizden  uzaklaştırsa  –  onlar  bizim  kölelerimiz  ve  işçilerimizdir-  bu  durum  gönlümüzde  ona  daha 

büyük bir yer açar, bizi ona daha çok yaklaştırır, ona uyup tasdik etmemizi daha da kolaylaştırır.” 

Ebû Tâlib bunu Resûlullah’a (s.a.v.) anlattı. Bunun üzerine Ömer b. Hattâb “Ey Allah’ın Rasulü 

onların istediklerini bir yapsan da bu sözleriyle ne demek istediklerini ve ne yapacaklarını bir görsek” 

dedi. Bunun üzerine Yüce Allah ( َنيِرِكاَّشلاِب َمَلْعَأِب ُ َّالله  َسْيَلَأ ... ْمِهِّبَر ىَلِإ اوُرَشْحُي  ْنَأ  َنوُفاَخَي  َنيِذَّلا ِهِب ْرِذْنَأَو) (En’âm: 

6/51-53)

6

 ayetlerini indirdi. İkrime, orada Bilâl, Ammâr b. Yâsir, Ebû Huzeyfe’nin mevlası Sâlim, 



Useyd’in mevlası Subeyh, anlaşmalılardan da İbn Mes’ûd, Mikdâd b. Amr, Vâkid b. Abdullah el-

Hanzelî,  Amr  b.  Abdi  Amr  Zu  Şimâleyn,  Mersed  İbn  Ebî  Mersed  gibi  kimselerin  bulunduğunu 

söylemiştir. Kureyş, mevali ve hulefanın ileri gelen kâfirleri hakkında da Yüce Allah (… اَّنَتَف  َكِلَذَكَو

اوُلوُقَيِل ٍضََْبِب ْمُهَضََْب) (En’âm: 6/53)

7

 ayetini indirdi. Bu ayetler inince Ömer b. Hattâb gelip özür diledi. 



Bunun üzerine de Yüce Allah “(…اَنِتاَيآِب َنوُنِمْؤُي َنيِذَّلا َكَءاَج اَذِإَو) (En’âm: 6/54) 

8

ayetini indirdi. (İbn Cerîr, 



bty.: IX, 262-263; İbn Kesîr, bty.: VI, 47; Suyûtî, 2003: VI, 54-55; Reşid Rızâ, 1990: VII, 362)  

Bu rivayet, sebeb-i nüzule delaleti açısından incelendiğinde, kullanılan lafzın sebeb-i nüzule 

açıkça delalet eden sigalardan olduğu görülür; ancak rivayet tabiinden olan İkrime’ye dayandığı için 

“Mürsel”dir. Burada nüzûl sebebi olarak yukarıda Müzeynî’nin de beyan ettiği sebepler dolayısıyla 

gerek İbn Mes’ûd gerekse Sa’d b. Ebî Vakkâs’dan gelen rivayet tercih edilir. Dolayısıyla bu ayetin 

nüzûl sebebinin gerek İbn Mes’ûd gerekse Sa’d b. Ebî Vakkâs’a dayanan rivayet olduğu söylenebilir.  

Bu  rivayet  dikkatle  incelendiği  zaman,  Mekârim  Şirâzî’nin  sadece  Hz.  Ömer  ile  ilgili  ilk 

kısmı naklettiği ve bunun hemen ardından da her iki ayetin Hz. Ömer’in teklifini reddetmek üzere 

nazil olduğunu ifade ettiği görülür. Oysa aynı rivayetin devamında Hz. Ömer ile ilgili olan diğer 

açıklamaya yer vermemiştir. Çünkü devamında Hz. Ömer’in Resûlullah’a (s.a.v.) gelip özür beyan 

                                                 

6

 Bu ayetlerin meali şöyledir: “Kendileri için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rab’lerinin 



huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye, onunla (Kur’an ile) uyar. Rab’lerinin rızasını 

isteyerek sabah akşam O’na dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara 

bir şey yok ki onları kovasın. Eğer kovarsan zalimlerden olursun. Böylece insanların bazısını bazısı ile denedik ki, “Allah, 

aramızdan şu adamları mı iman nimetine lâyık gördü?” desinler. Allah, şükreden kullarını daha iyi bilen değil mi? 

7

  Bu  ayetin  meali  şöyledir:  Böylece  insanların  bazısını  bazısı  ile  denedik  ki,  “Allah,  aramızdan  şu  adamları  mı  iman 



nimetine lâyık gördü?” desinler. Allah, şükreden kullarını daha iyi bilen değil mi? 

8

 Bu ayetin meali şöyledir: “Ayetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman, de ki: “Selâm olsun size! Rabbiniz kendi 



üzerine rahmeti (merhameti) yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder, kendini 

düzeltirse (bilmiş olun ki) O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” 



El-Emsel fî Tefsîri Kitâbillâhi’l-Münezzel Adlı Şîa Tefsirinde Hz. Ömer Algısı 

          191 

 

Turkish Studies 



International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic 

Volume 12/27 

ettiği ve bunun üzerine de Yüce Allah’ın (اَنِتاَيآِب  َنوُنِمْؤُي  َنيِذَّلا  َكَءاَج اَذِإَو) (En’âm: 6/54) ayetini indirdiği 

ifadesi yer almaktadır. Eğer rivayet zayıf ise tümüyle zayıftır. Makbul ise tümüyle makbuldür.  

Sonuç  olarak,  Mekârim  Şirâzî’nin  aynı  rivayet  içerisinde  kendince  Hz.  Ömer  için  kusur 

sayılabilecek ifadeye yer vermiş, yine aynı rivayet içerisinde Hz. Ömer’in özür beyan ettiği ve bunun 

üzerine de affedildiğine delalet eden ayetin nazil olduğu kısmına değinmemiştir. Bu da Hz. Ömer ile 

ilgili yaptığı değerlendirmede adil davranmadığını göstermektedir.  



Do'stlaringiz bilan baham:
1   2   3   4


Ma'lumotlar bazasi mualliflik huquqi bilan himoyalangan ©fayllar.org 2017
ma'muriyatiga murojaat qiling