Dr. Murat Kuter İ nsan e kmek


Download 4.13 Mb.
Pdf ko'rish
bet6/9
Sana15.12.2019
Hajmi4.13 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9

BEDDUALAR
Bilindiği gibi dinimizde bir kimsenin aleyhine yapılan duâya, beddua denir. Beddua birinin 
kötü duruma düşmesini gönülden isteme, ilenme, ilenç, kargış anlamındadır. Beddualar, çaresiz 
olan, acı çeken, kötülüğe maruz kalan bir insanın rahatlamak, teskin olmak gayesiyle söylediği, kötü 
düşünce ve dilekleri kapsayan, söze orijinallik veren, ifadeyi güçlendiren kalıplaşmış sözlerdir.
Kısaca “kötü dilek “ olarak niteleyebileceğimiz beddua, Farsça bed “kötü” ile Arapça dua sözle-
rinden meydana gelmiştir. Anadolu’nun muhtelif yörelerinde; “ah, bedat, ilenç, inkisar, kargış, karış, 
lanet “ gibi adlarla da anılırlar. İçinde ekmeğin veya unlu ürünlerin geçtiği beddular şöyle sıralana-
bilir:
“Ekmeği aşı olsun da yiyecek hali olmasın.” 
“Yediği ekmek haram olsun.”
“Düşük ekmek gibi tandırda yanasın.”
“Ekmeğini it, yakasını bir yesin.”
“Devedikeni aşı ekmeği olsun.”
“Ekmek atlı olsun, sen yaya.”
“Karnın ekmek görmeye.”
“Yediğin ekmek dizine gire.”
İnsan ve Ekmek
95

“Ekmek vura seni.”
“Ekmeğim seni kör ede.”
“Ekmeğin dağınık yetişmeye.”
“Gün ekmeğine muhtaç olasın.”
“Karnın doyasıya ekmek yiyeme.”
“Karnın doymasın, ekme bulama.”
“Yediğin ekmek gözüne, dizine dursun.”
“Yediğin ekmek haram olsun.”
“Ekmeğin aşın olsun da
Yiyecek hâlin olmasın.”
“Ekmek aş bulamayasın.”
“Ekmeğin kuru,
Ayranın duru ola.”
“Çörek kanim olsun”, 
“Çörek gözünü tutsun.”
“Çörek tapmayasan.” 
“Çörek tutsun.” 
“Çörek üzüne hasret galasan.” 
“Çöreyin atlı özün piyada olasan.” 
“Çöreğin boğazında galsın.” 
“Çöreğin kesilsin.”
“Çöreyin urvatsız olsun.” 
“Çöreyinin bereketi olmasın.”
“Tuz çörek tutsun seni.”
 “Elin çöreye çatmasın.
İnsan ve Ekmek
97

12. Bölüm
Ekmek Karnesi
“Helal edin tuz ekmeğin hakkını 
Varamıyom beni burda eyler var”
Karacaoğlan 

Kağıt paralar dünya tarihinde ilk olarak MÖ 140 yılında Çin’de kullanılmaya başlar. Kağıt pa-
ranın icadının bu kadar eski olmasına rağmen Avrupa’da ilk kullanım ise 1660’lı yıllarda İsveç’te 
olmuştur. Bunu 1600’lü yılların sonu ve 1700 lü yılların başında İngiltere ve Fransa izlemiştir.
Osmanlı İmparatorluğunda ilk kağıt para tedavülü ise 1840 yılında Abdülmecid dönemine rast-
lar. Devletin reformlar, ayaklanmalar ve savaşlardan doğan finansal ihtiyaçlarına fon oluşturabilmek 
amacıyla ilk olarak tahvil niteliğinde çıkartmış olduğu kağıt paralar, son padişah Vahdettin’e kadar 
her sultanın döneminde çeşitli karşılıklarla basılmış ve kullanılmıştır. 
Osmanlı döneminde kağıt paraların çıkması ile birlikte çeşitli sorunlar yaşanmıştır. Başarısız mali 
politikalarla tedavül eden kağıt paraların yarattığı sıkıntıları en çok halk hissetmiştir. O dönemler 
ödemeler dengesinin bozulması, memur maaşlarının ödenememesi, hayat pahalılığı ve enflasyon en 
alt seviye kadar tüm kesimleri ciddi biçimde vurmuştur. 
Yanlış finansal uygulamaların bir diğeri de kağıt paraların çoğunlukla yüksek küpürlerde basılma-
sı, halkın ihtiyacı olan ve günlük alış verişlerde kullandığı küçük küpürlerin ihmal edilmesidir. Zaten 
İnsan ve Ekmek
100
I.Dünya 
Savaşı’nda 1916 
yılında kulla-
nılan ekmek 
karnesi (solda) 
ve yine Osmanlı 
dönemi ekmek 
karnesi(sağda)

az sayıda basılan gümüş ve bakır sikkeler, karşılığı eriyen kağıt paraların yanında bir tasarruf aracı 
olarak kullanılmış ve tedavülden kaçırılmıştır. Bu konuda devletin yeteri kadar duyarlı davranmaması 
yada başka bir değişle geçerli ve kalıcı bir çözüm üretememesi sonucunda, alış verişlerde kilitlenme 
noktasına gelmiştir. Çözüm ise mağdur olanlar tarafından geliştirilmiştir. Esnaf, fırıncılar, pazarcılar 
ve yapılan bağışlarla ayakta duran ibadet yerleri ve dernekler gibi bazı kurumlar yaşamlarını devam 
ettirebilmek için kendi çarelerini geliştirmek durumda kalmışlar ve ufak değerli kağıt paralar (kağıt 
jetonlar, para biletler diye de adlandırılmaktadırlar) tedavüle sürmüşlerdir.
Daha sonra valilikler ve belediyeler devreye girmiştir. 1319 / 1902 senesinde İzmir’de valilik, 1 
ve 2 kuruşluk vesikalar bastırarak halkın ekmek alımını kolaylaştırmaya çalışmıştır. Aynı uygulamayı 
Aydın, Tire, Manisa, Adana Belediyeleri de gerçekleştirmişlerdir. Bu yöntem halkın hayatında bir 
kolaylık sağlamakla birlikte belediyeye ve belediyeden un temin eden fırıncılara da oldukça rahat-
lık sağlayabilmiştir. İşte o dönemlerde ortaya çıkan ekmek vesikaları/karneleri ülkemizin ilk ekmek 
karnesidir.
İnsan ve Ekmek
101
II.Dünya Savaşı 
sırasında 1946 
yılında ülkemiz-
de kullanılan 
ekmek karnesi 
(solda) .

Bu dönemin ardından 1914-1918 yılları arasındaki I.Dünya Savaşı döneminde buğday sıkıntısı 
ekmek darlığına yol açmış ve ekmek karneleri yeniden gündeme gelmiştir. 
Yine aynı dönemde küçük para sıkışıklıklarına yönelik son uygulamalar, damga ve posta pulları-
nın arkalarına karton yapıştırılarak bozuk para haline getirilmesi ve tedavüle çıkarılması olmuştur. Bu 
da günlük yaşantımızdaki ‘para pul oldu’ deyiminin doğmasına neden olmuştur.
Daha sonraki dönemde savaş, kıtlık gibi olağanüstü dönemlerde halkın günlük ekmek istihka-
kının bağlandığı belgeler ekmek karnesi adıyla anılmıştır. Bu karne II. Dünya Savaşı döneminde de 
ülkemizde kullanılmıştır. Ayrıca, birçok ülkede de kullanılmıştır. 
Ülkemizde 01 Haziran 1939’da II. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri duyulmaya başladığında 
önce Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu çıkarıldı. Bu durum üretim gücünü zayıflattı. 01 Eylül 
1939’da Alman birlikleri Polonya’yı işgal ettiler ve II. Dünya savaşı fiilen başladı. Müttefikler safın-
da 54, Mihver 
devletler 
safında 19 
olmak üzere 
73 devlet sa-
vaşa girdi. 6 yıl 
süren savaşın 
sonunda 71 
milyon insan 
öldü. Savaş 
nedeniyle üretim durdu. Sadece açlıktan ölen insan sayısının 20 milyon civarında olduğu kabul 
edilir. Ülkemiz bu uyguladığı dış politika ile bu savaşa girmemiştir. 
22 Mayıs 1940’da Türkiye genelinde olağanüstü hal ilan edildi. Ticareti ellerinde bulunduran 
çevreler savaşan ülkelere yüksek fiyatlarla gıda malzemesi satmaya başlayınca fiyatlar 1 yıl öncesine 
göre % 100 arttı. Enflasyonun yanı sıra ülkede yokluk başladı. Gıda ürünleri karaborsaya düştü. 
24 Şubat 1941’da ülkenin iaşe (yedirip, içirme, besleme) işlerini düzenlemek, yönetmek ve kontrol 
amacıyla, Ticaret Bakanlığı”na bağlı olarak çalışacak ‘İaşe Müsteşarlığı’ kuruldu. 17 Aralık 1941’da 
Türkiye genelinde, ekmeğin “karne” ile dağıtılmasına karar verildi. Karne ile ekmek dağıtımına 
Ocak ayında başlanırken; aile reislerinden alınan beyannamelere göre herkese, adına düzenlenmiş 
bir “ekmek karnesi” verildi. 
Böylece ülkemizde II.Dünya Savaşı sırasında da ekmek karneleri kullanılmaya başlandı.
Ekmek karneleri sadece bizim ülkemizde değil, savaştaki birçok ülkede de kullanılmıştır. Bun-
lardan biri de Almanya’dır. 
İnsan ve Ekmek
103

13. Bölüm
Ekmek Ağacı
“Artocarpus Communis”
Dutgiller

Bitkiler dünyası içinde adı ekmek ile anılan bir de bitki bulunmaktadır. Bu bitki latince adı Ar-
tocarpus olan dutgiller cinsinden bir ağaç türüdür.
17. yüzyılda Büyük Okyanus’un güneyindeki adalardan İngiltere’ye dönmekte olan araştırmacı 
gezginler, ağaçta yetişen ve kavuna benzeyen bir meyvenin adalarda ekmek yerine yendiğini anlatır-
lar. Ayrıca o anlatımlar içinde şunlar da vardır:
“Çiğ meyvenin tadının patatesi andırdığı bu ağaca ogünden beri  ekmek ağacı veya latince 
adıyla Artocarpus communis denmektedir.  Ekmek ağacının meyvesi o yörelerde yaşayan yerlilerin 
temel gıdalarından biridir.  Ayrıca yerliler o ağacın iç kabuğunun ilflerinden çok sağlam kumaşlar 
dokumakta ve gövdesinden de ev eşyası ve kano 
yaparlar.  Dış yüzünden çıkan sıvıyı da kanolardaki 
delikleri kapatmakta kullanılırlar. 
Yılda iki yada üç kez ürün veren bu ağacın mey-
vesi öncelikle yeşil olur. Sonraki sreçte kahverengi ve 
de sarıya dönüşür. 
Meyveler  gövdenin  her  yerinden  çıkar.  Meyvesi 
bir kavun iriliğinde, dış rengi sarı-yeşil, ağırlığı orta-
lama 1-3 kg. kadar ve üzerinde düzensiz serpili pullar 
vardır. Meyvenin eti açık sarı olup içeriğinde % 25 
kadar nişastalı maddeler içerdiğinden çeşitli şekiller-
de pişirildiği gibi nişastanın fermentasyonu ile biraya 
benzer içkiler de yapılır.
Ekmek  ağacının  bu  meyvesi  aynı  zamanda  ye-
nilebilir. Meyve iyice olgunlaşmadan önce beyaz etli 
ve biraz unludur. Ekmek gibi fırında pişirilerek ye-
nilebildiği gibi haşlanarak veya değişik şekillerde pi-
şirilerek de yenir.  Ayrıca çiğken dilimlenip, güneşte 
kurutularak öğütülür ve bu undan ekmek ya da mu-
hallebiye benzer bir besin de yapılır.”
Dilimizde de ekmek ağacı adı verilen bu ağaç, genellikle tropik bölgelerde daha yoğun biçimde 
görülür. Ekmek ağacı, kalın gövdeli, büyük meyveli bir ağaçtır. Bu ağacın anayurdu tam olarak bi-
linmemekle beraber pasifik adalarında ekmek ağacına sıkça rastlanılır.
Boyu cinslerine göre 10-20 m’yi bulur. Çevresi bazen 3 m. ye kadar çıkabilir. Dalları yatay ve 
kabukları kurşuni renktedir. Yaprakları yıldız şeklinde, 25-50 cm. boyunda ve en genç dalların 
ucundadır. 
İnsan ve Ekmek
106

Çiçekleri bir eşeyli ve birevciklidir; erkek çiçekler kalın, yuvarlak, dişi çiçekler ise süngerimsi 
yuvarlak ve dikenli topraklar halinde aynı bitkide bulunur.
Yetişmesi için tropik bir iklime ihtiyacı olan ekmek ağacı 
özellikle kuvvetli toprakları sever. İyi bakılırsa 700 m. yüksekliğe 
kadar iyi meyve verebilir. Üretilmesi köklerinden yayılan filizler 
aracılığı ile yapılır ve altı yaşına geldiği zaman 6 m. yüksekliğini 
bularak, bütün sene ürün verir.
Ekmek ağacının bir diğer özelliği de gövdesinden akıttığı sıvı-
larıdır. Ekmek ağacının gövdesinde açılan yaralardan latekse ben-
zer bir sıvı akar ve bundan da kuş tutmak üzere ökse yapılır. Adeta 
bitkinin her yerinde zamk yapmaya yarayan sütlü bir sıvı vardır. 
Ekmek ağacının odunu kağıt yapımında kullanılır. Ekmek ağacı, Malezya, Hindistan ve Antiller’de 
yetiştirilir.
Bu meyvenin özellikle A.non seminifera, A. apyrena, A. aravei, A. puern, A. Roru ve A. rorotoma 
cinsleri önemlidir. 
İnsan ve Ekmek
107

14. Bölüm
Ekmek ile İlgili Sivil Toplum Kuruluşları
“Er ekmeği, er kursağında kalmaz!”

Ahilik felsefesi, temelleri 12’nci yüzyılda Kırşehir’de atılmış, daha sonra tüm Anadolu’ya yayılmış, 
izleri bugüne kadar süregelmiş kültürel, sosyal ve ekonomik bir oluşumdur. Ahilik kurumu mistik 
bir yol, bir tarikat olmaktan ziyade sosyal ve ekonomik yönden işleyen ve siyasal, askeri ve kültürel 
yönleri de bulunan bir toplum düzenidir. Ahilik, aynı zamanda sosyal hayat kadar ekonomik hayatı 
da yönlendiren ve günümüz koşullarında bile birçok ülkede gerçekleştirilememiş, adaletli, verimli ve 
son derece güzel bir sistemi Türk toplumuna kazandırmış bir kültürdür. 
Ahilik, 13-19’uncu yüzyıllar arasında Anadolu’da yaşayan halkın sanat ve meslek alanında ye-
tişmelerini sağlayan, onları ahlaki yönden geliştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas 
alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Ahilik, iyi ahla-
kın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası 
bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik 
düzendir.  Deri  işçilerinin  ve  Ahiliğin  piri  olan  Ahi 
Evran’ın Anadolu’ya gelişi de bu tarihlere rastlamakta-
dır. Ahlakla sanatın uyumlu birleşiminden oluşan ahi-
lik, örgüt olarak Anadolu’da 13’ncü yüzyılda Ahi Evran 
tarafından kurulmuştur. 
Ahi  kelimesi  de  Arapça’dır  ve  “kardeş/  kardeşim” 
demektir.  Ancak  bazı  araştırmacılar,  Ahi  sözcüğünün 
Türkçe’de  cömert,  eliaçık,  yiğit  anlamına  gelen  “akı” 
sözcüğünden geldiğini ileri sürmektedirler. Anadolu’da 
Türk  kurum  ve  terimlerinin  fazlalaştığı  bir  dönemde 
“akı”nın,  Arapça  “kardeşim”  anlamına  gelen  “ahi”ye 
dönüştüğü  sanılmaktadır.  Ahi  Evran  tarafından 
Anadolu’da 13’ncü yüzyılda kurulan Ahilik, belli kural-
lara bağlı olarak faaliyet gösteren esnaf ve sanatkârlar 
birliğini ifade etmektedir. 
Nurettin  Öztürk,  Ahilik  Teşkilatı  ve  Günümüz 
Ekonomisi,  Çalışma  Hayatı  ve  İş  Ahlakı  Açısından 
Değerlendirilmesi, isimli çalışmasında Ahiliğin temelde dört alanda fonksiyonunu yerine getirdiğini 
belirtip bu alanları “Ahlaki, Ekonomik, Sosyal, Siyasi ve Askeri sahalar” olarak işaret etmektedir.
Osmanlı döneminde bazı malların üretim miktarları ve şekilleri devlet tarafından kararlaştırılır 
ve bunun dışında imalata izin verilmezdi. Örneğin, fırıncıların çıkardığı ekmek cinsleri belirlen-
mişti. Öncelikle savaş yıllarında normal ekmek dışında lüks sayılan ekmek cinslerinin çıkarılmasına 
izin verilmezdi. Bu sınırlamalara rağmen kuralları bozan olursa divana kadar varan şikayetler yapı-
lırdı. 
İnsan ve Ekmek
110

Nitekim bunun bir örneğini İhsan Cora, Ahilik Örgütünün Osmanlı Toplumundaki Yeri ve 
Ahilik Örgütü İlkelerinin Günümüz Esnaf ve Zanaatkarlarına Uyarlanabilirliği isimli yüksek lisans 
tezinde yer alan“1665 yılında İstanbul fırıncıları tarafından yapılmış bir müracaatta” görüyoruz. 
Özetle esnaf, kendi kendini kontrol ediyor ve şikayette bulunabiliyordu.
Ahiler Birliğinin Müslümanlara özgü yapısı 17’nci yüzyıla kadar sürmüştür. Osmanlı Devletinin 
Müslüman olmayan egemenlik alanı genişledikçe, çeşitli dindeki kişilerin birlikte çalışma zorunlulu-
ğu doğmuştur. Bu şekilde din ayrımı yapılmadan kurulan, eski niteliğinden bir şey kaybetmeyen yeni 
organizasyona “gedik” denilmiştir. Gedik kelimesi Türkçe’dir. Tekel ve imtiyaz anlamına gelir. Resmi 
terim olarak gedik kelimesine 1927 yılında rastlanır. Ama gediğin tekelci karakteri çok daha eskilere 
uzanmaktadır.
GEDİK TEŞKİLATI
Gedik sistemi, 1860 yılına kadar sürmüştür. O zamanlar, bir kişi çıraklıktan ve kalfalıktan yetişip 
de açık bulunan bir ustalık makamına geçmedikçe, yani gedik sahibi olmadıkça, dükkân açarak sanat 
ve ticaret yapamazdı. Ancak, ellerinde imtiyaz fermanları olan kişiler, sanat ve ticaret yapabilirdi. 
Bu fermanlar, esnafın sayılarının artırılıp eksiltilmesi, mülk 
sahiplerinin kiralarını artırmaması, gediği olmayanların sanat 
ve ticaret yapamaması, açık olan gediklerin esnafın çırak ve 
kalfalarına verilmesi, dışardan esnaflığa kimsenin kabul edil-
memesi gibi hükümleri kapsıyordu. 
Gedikler, sabit veya seyyar olmak üzere iki türlüdür. Sey-
yar veya havzi gedikler, kişiye özgü olup, sahibinin istediği 
yerde sanatını ve ticaretini yapmasını sağlıyordu. Sabit ge-
dikler ise dükkân, mağaza, atölye gibi yerlere ait olduğundan, 
sahipleri başka bir yerde sanat ve ticaret yapamazlardı. 
Tanzimat’ın ilanından ve yabancı devletlerle ticaret anlaşmaları yapılmaya başlandıktan sonra, 
öteden beri sürüp gelen tekelci uygulamaların sanat ve ticaretin gelişmesinde zararlı olduğu anla-
şılmış, ticaret ve sanayiinin gelişmesi gerektiğinden ve istendiğinden, artık gedik düzeni ile tekelci 
uygulamalar kuralının sürdürülmesinde hükümetçe yarar görülmeyerek kaldırılmıştır. 
Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarlık, 18’inci yüzyıla kadar altın çağını yaşamıştır. Ahilik ge-
lenekleri ve daha sonra kurulan lonca teşkilatları bu sınıfı gerek nicelik ve gerekse nitelik yönünden 
geliştirmiştir. Bu gelişmeye devlet de katkı vermiş, derbendci denilen memurlar vasıtasıyla ticaret 
yollarının bakım ve güvenliğini sağlamıştır. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden Ahilik de payı-
na düşeni almış, giderek yozlaşmıştır. Sonuçta giderek, loncalar bozulmuş, gediklere töreye göre değil, 
İnsan ve Ekmek
111

iltimasa göre atamalar yapılmaya başlanmıştır. Esnaf ürettiği malı satamaz olmuştur. Bu dönemde 
devlet tam bir çöküş yaşamıştır. Nihayet 1912 yılında loncalar tamamen ortadan kaldırılmıştır. 
CUMHURİYET DÖNEMİ VE TESK
Cumhuriyetin kurulması ile birlikte esnaf-sanatkârlar kesiminin günümüz modern örgütlenme-
sinin başlangıcı olan 5373 sayılı Esnaf Dernekleri ve Esnaf Birlikleri Kanunu 
çıkarılmış, 1964 yılında yürürlüğe konulan 507 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar 
Kanunu ile de esnaf-sanatkârlar teşkilatı bugünkü yapısına kavuşmuştur. 
1991 yılında 507 sayılı Kanunda değişiklik yapan 3741 sayılı Kanun ile 
Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu(TESK) ve tüm alt teşkilatı, 
ülkemizde uygulanmakta olan ve kökeni Ahiliğe dayanan ve Almanya’ dan 
örnek alınan ikili meslek eğitimi sisteminin, işyerlerinde uygulanan pratik 
kısmı  ile  ilgili  birtakım  hak  ve  sorumluluklar  üstlenmiştir.  Bu  kanun  hü-
kümlerine dayanılarak da, ayrıntıları düzenleyen 5 eğitim yönetmeliği çıka-
rılmıştır. 
1964 yılında beri çeşitli meslek odaları illerde kurulmuş, daha sonraki süreçte federasyonlar ve 
konfederasyon doğmuştur.
Bursa özelinde de 60’lı yıllarda Fırın İşverenleri Sendikası, Mecit Kasaroğlu tarafından kurul-
muştur. Daha sonra 1999 yılında Fırıncılar Odası’na dönüşmüştür. 2010 verilerine göre Fırıncılar 
Odası’na bağlı 230 işletme bulunmaktadır. Bunların dışında da 150 limited şirket formatında BTSO 
üyesi ekmek üretmektedir. 
ENDÜSTRİYEL FIRINCILAR BİRLİĞİ 
(EFB)
Ekmek üretiminin endüstriye dönüşmesi süre-
cinin ardından, tünel sistemine göre üretim yapan 
kuruluşlar, doğan bir ihtiyaç sonucu Endüstriyel 
Fırıncılar Birliği’ni kurmuşlardır. 
Birliğin Kurucu Başkanı İstanbul Halk Ekmek 
Genel Müdürü Ömer Bilgiseven olmuştur. 6 Mayıs 
2006’da ilk genel kurulunu yapan birlikte şu isimler 
yönetime seçilmiştir:
“Ömer Bilgiseven (İstanbul Halk Ekmek AŞ.), 
Hikmet Boyacıoğlu (İTÜ Gıda Mühendisliği), 
Barbaros Ceylen (EXİM GROUP), Cevat Tulga-
İnsan ve Ekmek
112

rer (Bursa Halk Ekmek AŞ.), Burhan Metin, Hasip 
Gençer (UNO), Nurettin Topçu(Avukat)”
Şu anda bu birliğin yönetim kurulu başkanlığını 
Ankara Ekmek genel Müdürü Ali İlkbahar yapmak-
tadır. Bursa’dan da BESAŞ Genel MüdürYardımcısı 
Can Aydoğan birliğin üyesidir.
Endüstriyel Fırıncılar Birliği yola çıkarken viz-
yonunu ve misyonunu belirlemiş ve bu çerçevede 
Endüstriyel Fırıncılar Birliği’nin Yayın Organı olan 
Endüstriyel Fırıncılar Dergisi’nde birliğin temel fel-
sefesi şöyle özetlenmiştir:
 “Türkiye’nin unlu mamuller ve ekmek üretim, 
kullanım ve tüketim kültürünün gelişimine çalışmak, 
bu alandaki zengin kültür birikimini değerlendirmek, 
sektörel deneyim ve bilgi paylaşımı adına uygulama-
lara katılmak, sektörün ve Türk ekmekçiliğinin ulusal 
ve uluslar arası tanıtımına katkı sağlamak” 
Endüstriyel Fırıncılar Birliği’nin amaçlarını ise 
Yönetim Kurulu Başkanı Ali İlkbahar şu cümlelerle 
özetlemektedir:
“Unlu mamuller, ekmekçilik sektörünü çağdaş teknoloji, üretim, personel, hizmet altyapısı ve 
düzenine kavuşturmak için gerekli görülen çalışma ve organizasyonları yapmak. İlişki ve işbirliği 
içinde olmak. Yurt içinde ve yurtdışında sektöre temsilcilik ve öncülük yapmak. Sektöre yönelik 
eğitim ve AR-GE çalışmalarını desteklemek. Sektörde teknoloji ve bilgi kullanımını yaygınlaştırıp, 
etkinleştirmek. Bu bağlamda gerekli gördüğü her tür kurumu kurmak ve işletmek. Türk halkının 
sağlıklı, doğru ve yeterli beslenmesini sağlamak amacıyla unlu mamuller ve ekmekçilik sektörünün 
hammadde, ürün, işletme, dağıtım, servis kalitesini standartlaştırmak. Sektörde markalaşmayı teşvik 
etmek. Rekabet kurallarını yasalar çerçevesinde işlemek ve faaliyete geçirmek.Türkiye’nin sektörde 
uluslar arası rekabet gücünü arttırmaya çalışmak.”
İnsan ve Ekmek
113

1983
2009

15. Bölüm
Bursa Ekmek ve Besin Sanayi ve 
Ticaret A.Ş.
“Ekmeğini katığına denk eden aç kalmaz”

Ekmeğin ülkemizdeki endüstrileşme sürecinde halka ekonomik ve sağlıklı ekmek sağlamak 
amacıyla yerel yönetimler konuyu ele almışlardır. Bu çerçevede 1979 yılında Bursa Belediyesi ön-
derliğinde kurulan ve 1982 yılında resmi üretime geçen Bursa Ekmek ve Besin Sanayi ve Ticaret 
A.Ş. (BESAŞ) yıllık toplam 95 milyon adet ekmek üretme kapasitesiyle kentin ekmek ihtiyacının 
%20 sini karşılamaktadır. Temel amacı Bursa halkına kaliteli, sağlıklı ve ekonomik ekmek ve unlu 
mamuller üreterek, piyasada denge unsuru olmaktır.
BESAŞ Halk Ekmek Fabrikası, Bursa’nın en büyük, Türkiye’nin ise üçüncü büyük ekmek üre-
tim tesisidir. Bursa Organize Sanayi Bölgesinde 13.500 metrekarelik alanda kurulu olan fabrikada 
toplam 6.400 metrekarelik kapalı alanda, 5 adet tünel tipi fırınla, el değmeden tam otomatik maki-
nelerle günde 320.000 adet (400 gr.) ekmek üretme kapasitesine sahiptir. 
BESAŞ tesislerinde, francalı, kepekli, ayçekirdekli, çavdarlı ve tam buğday  olmak üzere toplam 
beş çeşit ekmek üretilmektedir. Ramazan ayı içerisinde de ramazan pidesi üretimi gerçekleştiril-
mektedir. Toplam üretimin %4’ünü oluşturan kepekli, tam buğday,  ayçekirdekli  ve çavdarlı ekmek-
ler, Türk Gıda Kodeksine uygun, ambalajlı olarak satışa sunulmaktadır.
Tüm alımların şeffaf bir ortamda ihale yoluyla yapıldığı BESAŞ’ ta girdi olarak kullanılan ham-
maddelerin kontrolleri, teknolojik cihazlarla (Farinograf, Ekstensograf vb.) donatmış olduğu labo-
ratuarında, kendi elemanları olan gıda mühendisleri ve gıda teknikerleri tarafından yapılmaktadır. 
Aynı zamanda TS EN ISO 9001:2008 Kalite Yönetim Sistem belgesine de sahip olan BESAŞ, 
yönetim ve hizmet anlayışını belgenin getirmiş olduğu yükümlülükler doğrultusunda yürütmekte-
dir.
BESAŞ hiçbir kamu kaynağı kullanmadan tüm yatırımlarını kendi öz kaynakları ile yapmakta 
olup, her yıl ortaklarına kar dağıtımı yapmaktadır. Ayrıca Bursa şehrinin eğitim, kültür ve sanat 
etkinliklerine sponsorluk yapmaktadır.  Her yıl Bursa Ticaret ve Sanayi Odası tarafından belirlenen 
250 büyük firma arasında yer almaktadır.
Bursa halkının markaya olan güveninden yola çıkarak farklı damak tatları da sunan BESAŞ,  
kendi markası olan fırınlanmış mantı, yufka, Kemalpaşa tatlısı, galeta, makarna ile 2, 5 ve 10 kg lık 
Şehrim marka un, çölyak hastaları için İHE ürünü olan glutensiz ekmek, glutensiz un karışımı ve 
Şehrim yumurtayı da ürün portföylerine ekleyerek ürün çeşitliliğini arttırmıştır.
Üretim sonrası ekmeğin taşınması konusunda da hijyenden ödün vermeyen BESAŞ, ekmek 
taşıma kasalarının hijyenik bir şekilde kullanımını sağlamak için, yurtdışından getirttiği, sıcak yı-
kama, durulama ve kurutma yapabilen 300/saat kapasiteli kasa yıkama makinesiyle Bursa’da bir ilki 
gerçekleştirmiştir. 
Bursa ili merkez ilçeleri Osmangazi, Yıldırım, Nilüfer, Demirtaş, Mudanya, Güzelyalı, Gemlik, 
Gürsu,  Görükle’ de toplam 475 adet satış noktasına özel dizayn edilmiş 15 yeni aracıyla hizmet ve-
ren BESAŞ bu sayede ürünlerini tüketicilerine daha sağlıklı ve hızlı bir şekilde ulaştırabilmektedir.
İnsan ve Ekmek
116

BESAŞ Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe yap-
maktadır. 
Download 4.13 Mb.

Do'stlaringiz bilan baham:
1   2   3   4   5   6   7   8   9




Ma'lumotlar bazasi mualliflik huquqi bilan himoyalangan ©fayllar.org 2020
ma'muriyatiga murojaat qiling