Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi


Download 4.8 Kb.
Pdf ko'rish
bet3/32
Sana24.05.2018
Hajmi4.8 Kb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   32

Peugeot Efsanesi
Şempanze  kuzenlerimiz  genellikle  birkaç  düzineden  oluşan  küçük  gruplar  halinde
yaşarlar.  Yakın  arkadaşlıklar  kurar,  birlikte  avlanır,  babunlara,  çitalara  ve  düşman
şempanzelere  karşı  omuz  omuza  mücadele  ederler.  Sosyal  yapıları  hiyerarşik  olma
eğilimindedir. Baskın üye (hemen her zaman bir erkektir) "alfa erkek" olarak adlandırılır.
Diğer  erkek  ve  dişi  bireyler,  alfa  erkeğe  itaatlerini  önünde  eğilerek  ve  sesler  çıkararak
gösterirler,  tıpkı  kralın  önünde  eğilen  insanlar  gibi.  Alfa  erkek  grubun  içindeki  sosyal
uyumu korumaya çalışır; iki birey kavga ettiğinde araya girerek şiddeti durdurur, zaman
zaman  daha  doğrudan  müdahale  ederek  çok  sevilen  gıdalara  el  koyar  ve  daha  alt
sıralarda bulunan erkeklerin dişilerle çiftleşmesini engeller.
İki erkek alfa pozisyonu için mücadele ettiğinde, bunu genellikle grubun erkek ve dişi
üyelerinden  oluşan  geniş  bir  destekçiler  ağı  oluşturarak  yaparlar.  Grubun  üyeleri
arasındaki bağlar sarılma, dokunma, öpüşme, tımarlama ve karşılıklı iyilikler gibi yakın
günlük  ilişkilerle  oluşur.  Aynen  politikacıların  seçim  kampanyalarında  etrafı  gezerek
insanlarla el sıkışıp bebekleri öpmeleri gibi, bir şempanze grubunda da üst pozisyon için
mücadele  edenler  diğerlerine  sarılmakla,  sırtlarını  sıvazlamakla  ve  bebek  şempanzeleri
öpmekle vakit geçirirler. Alfa erkeği genellikle bu pozisyonu sadece fiziksel olarak güçlü
olduğu  için  değil,  daha  geniş  ve  istikrarlı  bir  destekçi  ağı  olduğu  için  kazanır.  Bu  ağlar
alfa  pozisyonu  için  gerçekleşen  açık  mücadelelerin  yanında  gündelik  aktivitelerde  de
kritik bir rol oynar. Bir grubun üyeleri birbiriyle daha fazla vakit geçirir, yiyecek paylaşır
ve başları belaya girdiğinde birbirlerine yardım ederler.
Bu  şekilde  kuruları  ve  sürdürülen  grupların  büyüklükleri  sınırlıdır.  Grubun  sağlıklı
işleyebilmesi  için  tüm  üyeler  birbirlerini  yakından  tanımalıdır.  Birbirini  hiç  tanımamış,
birlikte  hiç  kavga  etmemiş,  birbirini  hiç  tartmamış  iki  şempanze  birbirine  ne  zaman
güveneceğini, yardım etmeye değer olup olmadığını ve kimin daha üst sırada olduğunu
bilemez. Doğal koşullarda tipik bir şempanze grubu 20 ila 50 arası bireyden oluşur. Bir
gruptaki şempanze sayısı arttıkça sosyal denge istikrarsızlaşır ve nihayetinde bir kırılma
yaşanarak  yeni  bir  grup  oluşur.  Zoologlar  sadece  birkaç  kez  100  kişiden  daha  büyük
gruplar  gözlemlemişlerdir.  Nadiren  işbirliği  yapan  farklı  gruplar,  genellikle  toprak  ve
gıda  için  mücadele  halindedir.  Araştırmacılar,  gruplar  arasında  uzun  süren  savaşlara,
hatta  bir  seferinde  soykırıma  varacak  boyutta  sistemli  olarak  öldürme  vakalarına  tanık
olmuşlardır.
[4]
Benzer örüntüler muhtemelen arkaik Homo sapiens de dahil, ilk insanların yaşamında
da  egemendi.  İnsanların  da  tıpkı  şempanzeler  gibi,  atalarının  arkadaşlık  kurmalarına,
hiyerarşi oluşturmalarına, birlikte avlanıp aralarında kavga etmelerine sebep olan sosyal
içgüdüleri vardır. Bununla birlikte insanların sosyal içgüdüleri de, tıpkı şempanzeler gibi

küçük ve samimi gruplar halinde yaşamalarına uygundu. Grup çok büyüdüğünde sosyal
denge bozuluyor ve grup dağılıyordu. Bereketli bir vadi 500 arkaik Sapiens'i besleyebilse
bile, bu kadar çok yabancının bir arada yaşaması mümkün değildi. Bu kalabalıkta kimin
lider  olacağını,  kimin  nerede  avlanacağını  ve  kimin  kiminle  çiftleşeceğini  nasıl
belirleyebilirlerdi?
Bilişsel Devrim'in arifesinde, dedikodu Homo sapiens'in daha büyük ve daha istikrarlı
gruplar  kurabilmesini  sağladı.  Ama  dedikodunun  bile  bir  sınırı  vardır.  Sosyolojik
araştırmalar dedikodu sayesinde bir arada durabilen "doğal" bir grubun sınırının 150 kişi
olduğunu  göstermiştir.  Grup  bundan  daha  büyük  olduğunda  çoğu  kişi  diğerlerini  ne
yeterince yakından tanıyabilir, ne de etkili bir şekilde dedikodu yapabilir.
İnsanların  oluşturduğu  yapıların  çoğunluğunda,  bugün  bile  bu  sihirli  rakam  bir
eşiktir.  Bu  eşiğin  altındaki  topluluklar,  işyerleri,  toplumsal  ağlar  ve  askeri  birimler,
varlıklarını  bireylerin  karşılıklı  olarak  birbirlerini  yakından  tanımaları  ve  dedikodu
sayesinde  sürdürürler.  Bu  yüzden  de  düzeni  korumak  için  resmi  rütbeler,  sıfatlar  ve
kurallar gerekmez.
[5]
  30  askerden  oluşan  bir  müfreze,  hatta  100  askerlik  bir  bölük  bile
yakın  ilişkiler  sayesinde  sorunsuz  işleyebilir  ve  en  az  seviyede  resmi  disipline  ihtiyaç
duyar;  saygı  duyulan  bir  çavuş,  "bölüğün  kralı"dır  ve  atanmış  subayların  bile  ötesine
geçen  bir  otorite  oluşturabilir.  Küçük  bir  aile  şirketi  yönetim  kurulu,  müdürler,  genel
müdür ve bir muhasebe departmanı olmadan da hayatta kalabilir ve çok başarılı olabilir.
Ancak birey sayısı 150'yi geçtiği anda işler değişir. Binlerce askerden oluşan bir birliği,
bir müfrezeyi idare ettiğiniz gibi idare edemezsiniz. Başarılı aile şirketleri büyüyüp daha
fazla  çalışan  istihdam  ettiğinde  genelde  sıkıntıya  düşer  ve  kendilerini  yenileyemezlerse
çoğu iflas eder.
Homo  sapiens  bu  kritik  eşiği  aşıp,  on  binlerce  kişiden  oluşan  şehirler  kurmayı  ve
milyonlarca  insanı  yöneten  imparatorluklar  oluşturmayı  nasıl  başardı?  Bunun  sırrı
muhtemelen  kurgunun  ortaya  çıkmasıydı.  Ortak  bir  mite  inanan  çok  sayıda  yabancı,
başarılı işbirliği yapabilirler.
Tüm geniş çaplı insan işbirlikleri —modern bir devlet, ortaçağda bir kilise, bir antik
şehir veya arkaik bir kabile— insanların kolektif hayal gücünde yaşattıkları ortak mitler
etrafında  örgütlenmiştir.  Kiliseler  ortak  dini  mitler  etrafında  örgütlenir.  Birbirini
tanımayan  iki  Katolik,  yine  de  birlikte  bir  haçlı  seferine  gidebilir  veya  bir  hastane
yapımına bağışta bulunabilir, çünkü ikisi de Tanrı'nın insan vücudunda canlandırıldığına
ve günahlarımızı bağışlamak için kendisinin çarmıha gerilmesine izin verdiğine inanırlar.
Devletler ortak milli mitler etrafında örgütlenir. Birbirini hiç tanımayan iki Sırp birbirinin
hayatını  kurtarmak  uğruna  ölümü  göze  alabilir  çünkü  ikisi  de  Sırp  milletinin  varlığına,
anavatanına  ve  Sırp  bayrağına  inanır.  Hukuk  sistemleri,  ortak  hukuki  mitler  etrafında
örgütlenir. Hiç tanışmayan iki avukat, ikisine de tamamen yabancı birini savunmak için
bir  araya  gelerek  güçlerini  birleştirebilir,  çünkü  ikisi  de  yasaların,  adaletin,  insan
haklarının ve elbette avukatlık ücretinin varlığına inanırlar.
Yine  de  bütün  bunların  hiçbiri,  insanların  kendilerinin  yaratıp  birbirlerine  anlattığı

hikayelerin dışında gerçekleşmez. Evrende hiçbir tanrı, millet, para, insan hakkı, yasa ve
adalet insanların ortak hayal gücü dışında var olmaz.
İnsanlar  "ilkellerin"  toplumsal  düzenlerini  hayaletlere  ve  ruhlara  inanarak
oluşturduklarına  ve  her  dolunayda  bir  araya  gelerek  kamp  ateşinin  etrafında  dans
ettiklerine  inanırlar.  Genelde  anlamakta  zorlandığımız  şey  ise  modern  kurumlarımızın
da tamamen aynı prensip üzerine kurulu olduğudur. Örneğin özel şirketlerin dünyasını
ele  alalım.  Modern  çağın  çalışan  insanları  ve  avukatlar,  aslında  güçlü  sihirbazlardır.
Onlarla  kabile  şamanları  arasındaki  asıl  fark  modern  avukatların  çok  daha  tuhaf
hikayeler anlatmalarıdır. Bu konuda Peugeot efsanesi iyi bir örnektir.
* * *
Bugün Stadel Aslanı'na benzeyen bir sembol, Paris'ten Sydney'e tüm dünyada arabaların,
kamyonların ve motosikletlerin üzerinde görülebilir. Bu, Avrupa'nın en eski ve en büyük
otomobil üreticilerinden biri olan Peugeot'nun arabalarını süsleyen amblemidir. Peugeot
hayatına  Stadel  mağarasında  300  kilometre  mesafedeki  Valentigney  köyünde  küçük  bir
aile şirketi olarak başladı. Şirket bugün dünya çapında 200 bin kişiyi istihdam etmektedir
ve bunların çoğu birbirine tamamen yabancıdır. Bu yabancılar o kadar etkin bir işbirliği
yapmaktadır  ki,  2008'de  Peugeot  1,5  milyondan  fazla  otomobil  üretmiş  ve  yaklaşık  55
milyar Euro gelir elde etmiştir.
Peugeot  SA'nın  (şirketin  resmi  adı)  var  olduğunu  hangi  anlamda  söyleyebiliriz?  Pek
çok Peugeot markalı araç var, ama bunlar elbette şirketin kendisi değil. Dünyadaki tüm
Peugeot araçlar aynı anda hurdaya ayrılıp metal haline getirilse bile, Peugeot SA ortadan
kalkmazdı,  yeni  arabalar  üretip  yıllık  raporlar  yayınlamaya  devam  ederdi.  Şirket
fabrikalara, makine parklarına, galerilere sahip ve bünyesinde tamirciler, muhasebeciler
ve sekreterler istihdam ediyor, fakat tüm bunlar da Peugeot'yu oluşturmuyor. Bir felaket
Peugeot'nun  tüm  çalışanlarını  öldürebilir  ve  fabrikanın  idari  ofislerini  ve  üretim
bantlarını  yok  edebilir.  Bu  durumda  bile,  şirket  borç  alabilir,  yeni  çalışanlar  işe  alabilir,
yeni fabrikalar inşa edebilir ve yeni makineler satın alabilir. Peugeot'nun yöneticileri ve
hissedarları  da  var,  ancak  bunlar  da  şirketi  oluşturmazlar.  Tüm  yöneticiler  işten
çıkarılabilir  ve  tüm  hisseler  satılabilir,  ama  şirket  bu  durumda  da  var  olmaya  devam
edecektir.
 

Görsel 5: Peugeot Aslanı
 
Tüm  bunlar  Peugeot  SA'nın  yenilmez  veya  ölümsüz  olduğu  anlamına  gelmiyor
elbette. Bir yargıç şirketin kapanması yönünde karar verirse, şirketin fabrikaları, işçileri,
muhasebecileri,  yöneticileri  ve  hissedarları  yerlerinde  kalırlar,  ama  Peugeot  SA  o  anda
ortadan  kalkar.  Kısacası,  Peugeot  SA'nın  fiziksel  dünyayla  temel  bir  bağı  yoktur.  Peki
şirket gerçekten var mıdır?
Peugeot  bizim  kolektif  hayal  gücümüzün  ürünüdür.  Avukatlar  buna  "yasal  kurgu"
adını verirler. Elle gösterilemez, fiziksel bir nesne değildir. Ancak hukuki bir varlık olarak
vardır.  Tıpkı  sizin  veya  benim  gibi,  faaliyet  gösterdiği  ülkenin  yasalarına  bağlıdır.
Bankada  hesap  açabilir  ve  mal  mülk  edinebilir.  Vergi  öder,  bünyesinde  çalışanlar  veya
sahipleri tarafından dava edilebilir.
Peugeot  bir  tür  yasal  kurgu  olan  "sınırlı  sorumlu  şirketler"  kategorisindedir.  Bu  tür
şirketlerin ardındaki fikir, insanlığın en dâhiyane buluşlarından biridir. Homo sapiens bin
yıllarca bu şirketler olmadan yaşadı. Yazılı tarihin büyük bölümünde, mala mülke sadece
etten  kemikten  yapılmış,  iki  ayağı  üstünde  duran,  büyük  beyinli  insanlar  tarafından
sahip  olunabilirdi.  Eğer  13.  yüzyıl  Fransasında  Jean  diye  biri  yük  arabası  atölyesi
kursaydı,  bizzat  kendisi  işyeri  olurdu.  Yaptığı  bir  yük  arabası  satıştan  bir  hafta  sonra
bozulsa, satın alan kişi Jean'ı şahsen dava ederdi. Jean iş kurmak için bin altın borç alıp
işi  batırsaydı,  aldığı  borcu  ödemek  için  kendi  şahsi  mallarını  satması  gerekirdi:  evini,
ineğini veya toprağını. Hatta çocuklarını köle olarak vermesi bile gerekebilirdi. Borcunu
kapatamaması  durumunda  da  devlet  tarafından  hapse  atılabilir  veya  alacaklıları
tarafından  köle  yapılabilirdi.  Jean  atölyesinin  ortaya  çıkardığı  tüm  durumlar  için
tamamen ve sınırsız olarak sorumluydu.
Eğer  o  dönemde  yaşasaydınız,  bir  işyeri  açmadan  önce  muhtemelen  bir  daha
düşünürdünüz.  Elbette  bu  hukuki  durum  girişimciliği  baltalıyordu,  insanlar  ekonomik

riskler  alarak  yeni  işyerleri  açmaya  çekiniyorlardı.  Yeni  bir  işyeri  kurmak,  insanların
ailelerini tamamen muhtaç durumda bırakma riskini almasına nadiren değiyordu.
Bu  yüzden  insanlar  kolektif  olarak  sınırlı  sorumlu  şirketlerin  varlığını  hayal  etmeye
başladılar.  Bu  tür  şirketler  yasal  olarak  kendilerini  kuran,  şirkete  yatırım  yapan  veya
yöneten insanlardan büyük ölçüde bağımsız yapılardı. Geçtiğimiz birkaç yüzyılda bu tür
şirketler ekonomik ortamın başlıca aktörleri haline geldiler ve biz onlara o kadar alışmış
durumdayız ki, onların hayal gücümüzde yaşadığını unuttuk. Sadece zihinlerimizde var
olmalarına  rağmen,  hukuk  sistemlerimiz  onları  yasal  ve  adeta  etten  kemikten  yapılmış
yaratıklar olarak tanır.
1896'daki Fransız hukuk sistemi de, testere, bisiklet ve yay imal eden bir metal işleme
atölyesini  ailesinden  miras  olarak  devralan  Armand  Peugeot  otomobil  işine  girmek
istediğinde bu şekildeydi. O da bu amaçla sınırlı sorumlu bir şirket kurdu. Kendi adını
verdiği  şirket,  kendisinden  bağımsız  bir  varlıktı  artık.  Arabalardan  biri  bozulduğunda,
satın  alan  kişi  Peugeot'yu  dava  edebilirdi,  ama  Armand  Peugeot'yu  değil.  Şirket
milyonlarca frank borç alıp iflas ederse Armand Peugeot yatırımcılarına tek bir frank bile
borçlu  değildir.  Zira  borç,  Homo  sapiens  Armand  Peugeot'ya  değil,  şirket  Peugeot'ya
verilmiştir. Armand Peugeot 1915'te öldü. Şirket olan Peugeot ise hâlâ hayatta ve gayet iyi
durumda.
İnsan  olan  Armand  Peugeot,  şirket  olan  Peugeot'yu  nasıl  kurdu?  Büyücülerin  ve
sihirbazların  tarih  boyunca  tanrıları  ve  şeytanları  yarattığı  gibi  ve  yine  binlerce  Fransız
Katolik  papazın  her  pazar  günü  kilisede  İsa'nın  vücudunu  yeniden  yarattığı  gibi.  Tüm
olay  hikayeler  anlatmanın  ve  insanların  bu  hikayelere  inanmasını  sağlamanın  etrafında
gelişti.  Fransız  papazlar  açısından  önemli  olan  hikaye,  Katolik  Kilisesi'nin  anlattığı
şekilde  İsa'nın  yaşamı  ve  ölümüydü.  Bu  hikayeye  göre,  kutsal  kıyafetlerini  giymiş  bir
Katolik papaz doğru kelimeleri doğru anda ağırbaşlı bir şekilde söylediğinde bildiğimiz
ekmek  ve  şarap  Tanrı'nın  bedeni  ve  kanına  dönüşür.  Papaz  heyecanla  "Hoc  est  corpus
meum!"  (Latince  "Bu  benim  bedenim")  der,  ve  hokus  pokus,  ekmek  İsa'nın  bedenine
dönüşür. Papazın titizlikle ve gayretle tüm prosedürü izlediğini gören milyonlarca imanlı
Fransız Katolik de, Tanrı'nın gerçekten kutsanmış ekmek ve şarapta yaşadığına inanır.
Peugeot  SA  ile  ilgili  asıl  hikaye  ise  Fransa  Parlamentosu  tarafından  yazılmış  Fransız
yasalarıydı. Fransız yasa yapıcılara göre, sertifikalı bir avukat tüm gerekli prosedürleri ve
ritüelleri  uyguladığında,  gerekli  tüm  yeminleri  ve  sözleri  güzelce  süslenmiş  bir  kağıda
yazdığında ve dokümanın altına kendi şatafatlı imzasını attığında, hokus pokus, yeni bir
şirket kurulmuş olur. Armand Peugeot 1896'da şirketini kurmak istediğinde bir avukata
para  ödeyerek,  tüm  bu  kutsal  aşamaları  geçmesini  sağladı.  Avukat  tüm  gerekli
prosedürleri  ve  ritüelleri  uygulayınca,  yeminleri  ve  sözleri  alt  alta  yazınca,  milyonlarca
Fransız, Peugeot şirketi gerçekten varmış gibi davranmaya başladı.
Etkili  hikayeler  anlatmak  kolay  değildir;  zorluk  hikayeyi  anlatmakta  değil,  herkesin
hikayeye inanmasını sağlamaktadır. Tarihin büyük kısmı şu soru etrafında döner: Birileri,
milyonlarca insanı tanrılara, milletlere veya sınırlı sorumlu şirketlere inanmaya nasıl ikna

eder? Bu başarıldığında Sapiens'e olağanüstü büyük bir güç verir, çünkü bu milyonlarca
yabancının  ortak  bir  hedef  uğrunda  işbirliği  yapmasını  ve  birlikte  çalışmasını  sağlar.
Kendi  aramızda,  sadece  fiziksel  olarak  var  olan  şeylerden,  örneğin  nehirlerden,
ağaçlardan  ve  aslanlardan  bahsedebilseydik  eğer,  devletlerin,  kiliselerin  ve  hukuk
sistemlerinin kurulmasının ne kadar zor olacağını bir düşünün.
* * *
Yıllar boyunca insanlar çok karmaşık bir hikayeler ağı kurmuştur. Bu ağ içinde Peugeot
gibi kurgular sadece yaşamakla kalmaz, ciddi miktarda gücü de elinde toplar. İnsanların
bu  tür  ağlar  aracılığıyla  oluşturduğu  şeylere  akademik  ortamlarda  "kurgu",  "toplumsal
inşa" veya "hayali gerçeklik" denmektedir. Hayali gerçeklik bir yalan değildir. Ben nehrin
kenarında bir aslan var dediğimde orada bir aslanın olmadığını gayet iyi biliyorsam yalan
söylüyor  olurum.  Yalanlar  oldukça  basittir;  yeşil  maymunlar  ve  şempanzeler  yalan
söyleyebilir. Örneğin bir yeşil maymunun ortada aslan falan yokken, "Dikkat et! Aslan!"
dediği gözlenmiştir. Bu tür bir uyarı doğal olarak, muz bulmuş diğer maymunun korkup
kaçmasına neden olurken, yalancının muzu tek başına yiyebilmesini sağlar.
Yalandan farklı olarak, hayali gerçeklik, herkesin inandığı bir şeydir ve bu ortak inanç
sürdüğü  sürece  hayali  gerçeklik  dünyada  belli  bir  güce  sahiptir.  Stadel  mağarasındaki
heykeltıraş,  aslan-insan  formundaki  koruyucu  ruha  gerçekten  inanmış  olabilir.  Bazı
büyücüler  şarlatandır,  ancak  çoğunluğu  tanrıların  ve  şeytanların  varlığına  sahiden
inanırlar. Pek çok milyoner, paranın ve sınırlı sorumlu şirketlerin varlığına inanır. Pek çok
insan hakları aktivisti, insan haklarının varlığına inanır. Birleşmiş Milletler (BM), 2011'de
Libya  hükümetinden  kendi  vatandaşlarının  insan  haklarına  saygı  göstermesini
istediğinde kimse yalan söylemiyordu, öte yandan BM, Libya ve insan hakları, tamamen
kendi bereketli hayal gücümüzün icatlarıydı.
Bilişsel  Devrim'den  bu  yana,  Sapiens  böyle  bir  günlük  ikilikle  yaşıyor.  Bir  tarafta
nehirlerin,  aslanların  ve  ağaçların  nesnel  gerçekliği;  öte  yanda  tanrıların,  milletlerin  ve
şirketlerin  hayali  gerçekliği.  Zaman  geçtikçe  hayali  gerçeklik  daha  da  güçlendi;  öyle  ki
bugün nehirlerin, aslanların ve ağaçların yaşamı hayali varlıklar olan tanrılar, milletler ve
şirketlerin insafına kalmış durumdadır.
Genomun Çevresinden Dolaşmak
Kelimelerden  hayali  gerçekler  yaratabilme  becerisi,  çok  sayıda  yabancının  etkili  bir
işbirliği  yapabilmesini  sağlarken,  bunun  ötesine  de  geçti.  Geniş  çaplı  toplulukların
işbirliği  mitlere  dayandığından,  farklı  hikayeler  anlatarak,  yani  mitleri  değiştirerek
insanların  davranış  biçimleri  değiştirilebilirdi.  Mitler  uygun  koşullarda  hızlı  bir  şekilde
değişebilir.  1789'da  Fransız  nüfusu,  neredeyse  bir  gecede  kralların  tanrısal  gücü  mitine
inanmayı  bırakıp  halkın  egemenliği  mitine  inanmaya  başladı.  Sonuç  olarak,  Bilişsel

Devrim'den  bu  yana,  Homo  sapiens  değişen  ihtiyaçlara  göre  davranışlarını  yenileme
becerisine sahip olmuştur. Bu da, genetik evrim sürecindeki trafik sıkışıklıklarını aşarak
hızlı ilerlenebilen bir kültürel evrimin yolunu açmıştır. Bu yoldan hızlıca ilerleyen Homo
sapiens,  işbirliği  yapmak  konusunda  diğer  tüm  insan  ve  hayvan  türlerine  ciddi  fark
atmıştır.
Diğer 
sosyal 
hayvanların 
davranışları 
büyük 
ölçüde 
genleri 
tarafından
belirlenmektedir.  DNA  bir  otokrat  değildir;  hayvan  davranışları  aynı  zamanda  çevresel
etkenler  ve  bireysel  tuhaflıklar  tarafından  da  şekillendirilir.  Yine  de  aynı  tür  hayvanlar,
belirli  bir  çevrede  genellikle  aynı  şekilde  davranma  eğilimindedir  ve  genetik  mutasyon
olmadan  sosyal  davranışlarında  belirgin  bir  değişim  meydana  gelemez.  Örneğin
şempanzenin,  bir  alfa  erkek  tarafından  yönlendirilen  hiyerarşik  gruplarda  yaşama
yönünde  genetik  bir  eğilimi  vardır.  Yakın  bir  akrabası  olan  bonobolar  ise  dişiler  arası
ittifaklar  tarafından  yönetilen  daha  eşitlikçi  gruplar  halinde  yaşarlar.  Dişi  şempanzeler
bonobo akrabalarından ders çıkarıp feminist bir devrim gerçekleştirmezler. Erkekler de
anayasal  bir  mecliste  toplanıp  alfa  erkeği  görevinden  alarak,  bundan  böyle  tüm
şempanzelerin  eşit  muamele  gördüğünü  deklare  etmezler.  Bu  tür  çarpıcı  davranış
değişiklikleri, yalnızca şempanzelerin DNA'sı değiştiğinde meydana gelebilir.
Arkaik insanlar da benzer sebeplerle herhangi bir devrime imza atmadılar. Bildiğimiz
kadarıyla  toplumsal  örüntülerdeki  değişimler,  yeni  teknolojilerin  icadı  ve  yabani
ortamlardaki yerleşimler, kültürel inisiyatiflerden ziyade genetik mutasyonlar ve çevresel
baskılar  sebebiyle  oldu.  Bu  yüzden  insanların  bu  adımları  atmaları  yüz  binlerce  yıl
sürdü.  İki  milyon  yıl  önce,  genetik  mutasyonlar  Homo erectus  adı  verilen  yeni  bir  insan
türünün  ortaya  çıkmasını  sağladı.  Bu  türün  ortaya  çıkışı  yeni  bir  taş  alet  teknolojisiyle
eşzamanlıydı  ki,  bu  da  şu  anda  bu  türün  tanımlayıcı  bir  özelliği  olarak  bilinmektedir.
Homo  erectus  diğer  başka  genetik  farklılıklar  geçirmedikçe,  taştan  yapılma  aletleri  aynı
kaldı. Tam iki milyon yıl boyunca!
Buna  karşın  Bilişsel  Devrim'den  bu  yana,  Sapiens  hızlı  davranış  değişiklikleri
gösterdi, herhangi bir genetik veya çevresel değişime ihtiyaç duymadan yeni davranışları
gelecek nesillere aktarabildi. Katolik papazlar, Budist manastır tarikatları ve Çinli hadım
bürokratlar  gibi  çocuksuz  seçkinleri,  başlıca  örnekler  olarak  düşünebiliriz.  Bu  tür
seçkinlerin  varlığı  doğal  seçilimin  en  temel  prensiplerine  aykırıdır,  çünkü  toplumu
domine  eden  bu  bireyler,  üremeyi  bilinçli  olarak  reddetmiştir.  Şempanzelerin  alfa
erkekleri güçlerini olabildiğince çok dişiyle seks yapmak için kullanıp, kendi sürülerinin
gençlerinin önemli bir kısmına babalık ederken, Katolik alfa erkeği cinsel birleşmeden ve
çocuk  bakımından  tamamen  kaçınır.  Bu  kaçınma  ciddi  gıda  kıtlığı  veya  potansiyel
partnerlerin isteksizliği gibi çevresel koşullar yüzünden ortaya çıkmadığı gibi, tuhaf bir
genetik mutasyon sonucu da ortaya çıkmış değildir. Katolik Kilisesi yüzyıllar boyunca, bir
papadan  ötekine  aktarılan  bir  "bekarlık  geni"  sayesinde  değil,  Yeni  Ahit'in  ve  Katolik
Kilisesi Hukukunun hikayelerinin aktarımı sayesinde hayatta kaldı.
Diğer bir deyişle, arkaik insanların davranış örüntüleri on binlerce yıl boyunca sabit

kalırken, Sapiens toplumsal yapılarını, kişiler arası ilişkilerini, ekonomik faaliyetlerini ve
pek  çok  diğer  davranışını  on  ila  yirmi  yılda  değiştirebiliyordu.  1900'de  doğan  ve  yüz
yaşına kadar yaşayan bir Berlinli'yi düşünün. Çocukluğunu II. Wilhelm'in Hohenzollern
İmparatorluğunda,  yetişkinliğini  Weimar  Cumhuriyeti'nde  ve  Nazilerin  Üçüncü
İmparatorluk'unda  geçirirken,  öldüğünde  demokratik  ve  birleşmiş  Almanya'nın  bir
vatandaşıydı.  DNA'sı  tamamen  aynı  kalmasına  rağmen  bu  Berlinli  yaşamı  boyunca
birbirinden çok farklı sosyopolitik sistemlerde yaşamıştır.
Sapiens'in  başarısının  anahtarı  işte  buydu.  Bir  Neandertal,  birebir  mücadelede
muhtemelen  bir  Sapiens'i  yenerdi.  Ama  yüzlerce  üyeyi  içeren  bir  karşılaşmada
Neandertallerin  hiçbir  şansı  yoktu.  Neandertaller  bir  aslanın  nerede  olduğuyla  ilgili
bilgiyi  paylaşabiliyordu,  ama  kabile  ruhları  konusunda  hikayeler  anlatıp  onları
değiştiremiyorlardı.  Kurgu  yaratma  becerisi  olmadan  Neandertaller  büyük  gruplar
halinde  etkili  bir  şekilde  işbirliği  yapamıyorlar,  hızlı  bir  şekilde  değişen  zorluklar
karşısında sosyal davranışlarını da değiştiremiyorlardı.
Bir  Neandertal'in  beyninin  içine  girip  aklını  okuyamasak  da,  Sapiens  rakipleriyle
karşılaştırıldığında  sahip  olduğu  çok  sınırlı  bilişsel  becerilerinin  dolaylı  kanıtları
elimizde  mevcut.  Avrupa'da  yer  alan  30  bin  yıllık  Sapiens  yerleşimlerini  inceleyen
arkeologlar,  zaman  zaman  Akdeniz  ve  Atlantik  kıyısından  gelmiş  deniz  kabukları
buldular.  Muhtemelen  bu  deniz  kabukları,  farklı  Sapiens  grupları  arasındaki  uzun
mesafeli  ticaret  sonucu  gelmişti  kıtanın  içlerine.  Neandertal  yerleşimlerindeyse  bu  tür
bir ticaretin kanıtları yoktu. Her grup kendi aletlerini yerel malzemelerden yapıyordu.
[6]
Diğer  bir  örnek  de  Güney  Pasifik'ten:  Yeni  Gine'nin  kuzeyindeki  Yeni  İrlanda
adasında yaşayan Sapiens grupları, obsidiyen adı verilen bir tür volkanik cam kullanarak
çok  güçlü  ve  keskin  aletler  yaparlardı.  Normalde  Yeni  İrlanda'da  obsidiyen  yatakları
yoktu. Laboratuvar testleri burada kullanılan obsidiyenin, 400 kilometre uzaklıktaki Yeni
Britanya  adı  verilen  bir  adadan  geldiğini  kanıtladı.  Bu  adalarda  yaşayanların  bir  kısmı,
adalar  arasındaki  uzun  mesafelere  rağmen  ticaret  yapabilen  yetenekli  denizciler
olmalıydılar.
[7]
Ticaret  herhangi  bir  kurgusal  zemin  gerektirmeyen  çok  pragmatik  bir  faaliyet  gibi
görülebilir  ama  Sapiens'ten  başka  hiçbir  hayvan  ticaret  yapmaz  ve  Sapiens'in  yukarıda
anlatılan ticaret ağlarının tamamı kurgular üzerine kuruludur. Ticaret güven olmadan var
olamaz  ve  yabancılara  güvenmek  çok  zordur.  Günümüzdeki  küresel  ticaret  ağı  dolara,
Federal  Merkez  Bankası'na  ve  şirketlerin  totemvari  markalarına  olan  güvenimiz
sayesinde  mümkündür.  Kabile  toplumundaki  iki  kişi  ticaret  yapmak  istediğinde,  ortak
bir  tanrıya,  efsanevi  bir  ataya  veya  bir  totem  hayvanına  dayanarak  karşılıklı  güven
oluşturacaklardır.
Eğer  bu  tür  kurgulara  inanan  arkaik  Sapiens  obsidiyen  ve  deniz  kabuğu  ticareti
yaptıysa, mantıken, kendi aralarında bilgi de paylaştıklarını ve bu şekilde Neandertaller
ve diğer arkaik insan türlerinden daha yoğun ve geniş bir bilgi ağı oluşturduklarını öne

sürebiliriz.
Avlanma teknikleri de bu farkları gösteren bir başka konudur. Nendertaller genellikle
yalnız  veya  küçük  gruplar  halinde  avlanırlardı.  Düzinelerce  bireyle  avlanabilen  Sapiens
ise  hatta  farklı  gruplar  arasındaki  işbirliğine  dayanan  yöntemler  geliştirmişti.  Özellikle
etkili  yöntemlerden  biri  de,  bütün  sürünün  etrafını  çevirip  onları  dar  bir  boğaza  doğru
sürerek  topluca  öldürülmelerini  kolaylaştırmaktı.  Her  şey  plana  uygun  olarak  giderse,
gruplar bir seferde tonlarca et, yağ ve hayvan derisi ele geçirir, bunları ya dev bir ziyafette
yer  ya  da  kurutup  tütsüleyerek  sonra  kullanmak  için  depolardı.  Arkeologlar,  büyük
sürülerin  her  yıl  benzer  şekilde  kesildiği  kamplar  keşfettiler.  Hatta  suni  tuzaklar  ve
çitlerin bulunduğu yerleşimler bile vardı.
Neandertallerin,  geleneksel  av  alanlarının  Sapienslerin  kontrolündeki  mezbahalara
dönüşmesinden hoşlanmadığını varsayabiliriz. Buna karşılık eğer iki tür arasında şiddet
olayları  meydana  geldiyse  Neandertallerin  yaban  atlarından  pek  de  fazla  şansı  yoktu.
Geleneksel  ve  sabit  yöntemlerle  işbirliği  yapan  elli  Neandertal'in,  değişime  açık  ve
yenilikçi beş yüz Sapiens'e yenileceği kesindir. Ayrıca Sapiensler ilk raundu kaybetse bile
hızlı bir şekilde gelecek sefer kazanmalarını sağlayabilecek stratejiler icat edebiliyorlardı.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   32




Ma'lumotlar bazasi mualliflik huquqi bilan himoyalangan ©fayllar.org 2020
ma'muriyatiga murojaat qiling