Rahmân ve rahim allah adîyle; ona dayanirim ben böLÜM


Aşkın, âleme bir tellâldır, saldı da


Download 1.74 Mb.
Pdf ko'rish
bet17/21
Sana22.04.2020
Hajmi1.74 Mb.
#100692
1   ...   13   14   15   16   17   18   19   20   21
Bog'liq
Fîhi Mâ-Fîh - Mevlana (Çev.Abdülbaki Gölpınarlı) ( PDFDrive.com )


Aşkın, âleme bir tellâldır, saldı da

Gönülleri dertlere-belâlara uğrattı.

Derken hepsini de yaktı-kül etti;

Bir yeldir, estirdi; aldırış etmezlik yeliyle

hepsini savurdu-gitti.

O aldırış etmezlik yelinde o gönüller,



oynarlar, nâra atarlar. Böyle değilse bu haberi

kim getirdi? Oysa ki her solukta bu haber

tazelenmede. Gönül er, yaşayışlarını o yanışta,

öyle savruluşta görmeselerdi nasıl olurdu da ona

bu kadar özenirlerdi? Dünya isteklerinin ateşine

düşüp yanan, yanıp kül olan gönüllerden ne bir

ses duyarsın, ne onlarda bir parlaklık görürsün.

İyice bildim ki israf, huyum değildir

benim;

Rızkım, nasıl olsa gelip bulacaktır beni.

Onu elde etmeye çalışıp yorulmadayım;

Fakat otursam da o, bana gelir, yorulmam

da hem.

Gerçekten de ben, rızkın yolunu-yordamını

bilmişim. Boş yere habire koşmak huyum değil;

boşuna kendimi yormak huyum değil.

Gerçekten de gümüş olsun, yiyecek-içecek

olsun, giyecek olsun, belden aşağı istekler olsun,

rızkım neyse, otursam da gelir, beni bulur.

Onların peşinde koşmak beni zahmetlere sokar,

yorar, horlar. Dayanır da yerimde oturursam

zahmetsizce, horlanmadan gelir, bulur beni;

çünkü o rızk da beni ister, arar; beni kendisine

çeker. Beni kendisine çekmezse o kalkar, gelir



bana; hani ben de onu çekemezsem kalkar, ona

giderim ya, tıpkı onun gibi. Bu sözden maksat

şudur: Din işine uğraş da dünya, senin ardından

koşsun. O oturmadan maksat, oturup din işine

girişmektir. Koşsa bile mâdem ki din işine

koşuyor, oturmuş sayılır koşan. Oturmuş bile

olsa dünya için oturan, koşuyor sayılır. Esenlik

ona, Peygamber demiştir ki: «Kim, dertlerini bir

dert yaparsa Tanrı, onun öteki dertlerini de

giderir.» Kimin on derdi olsa din derdine düştü

mü, Ulu Tanrı o dokuz derdi, o çalışmadan

düzeltir-gider. Peygamberler, Tanrı

rızâsını kazanma derdine düşmüşlerdi ya;

ekmek de onlara sunuldu, ad-san da. Kim Tanrı

râzılığını dilerse bu dünyada da peygamberlere

düşer-kalkar, öbür dünyada da. «Tanrının

nimetlendirdiği kişiler, peygamberlerledir,

gerçeklerle, şehitlerle, tertemiz erlerle.» Hattâ

sözün de yeri mi? O kişi, Tanrıyla düşer-kalkar.

Çünkü «Ben, beni ananlayım.» demiş. Onunla

düşüp-kalkan Tanrı olmasaydı, gönlünde Tanrıyı

özleyiş bulunmazdı. Gül olmadıkça gül

kokusu gelmez; misk olmazsa misk kokusu

duyulmaz. Bu sözün sonu yoktur. Sonu olsaydı



başka sözlere benzerdi.

Gece bitti-gitti de sözümüzün sonu

gelmedi.

Bu dünyanın gecesi geçer-gider de bu

sözün ışığı, her solukta daha da fazla parlak,

görünür. Nitekim peygamberlerin ömür gecesi

geçti-gitti amma sözlerinde ki ışık geçmedi,

bitmedi; geçmezde-bitmez de.



Mecnûn için dediler ki: Leylâ'yı seviyorsa

şaşılmaz buna; ikisi de daha çocukken bir

mektepteydiler.


Mecnûn bu sözü duyunca bu adamlar dedi,

akılsız. Hangi güzel vardır ki insan, onu sevmez,

ona imrenmez? Hiçbir erkek var mıdır ki güzel

bir kadına gönlü akmasın? Kadın da böyledir;

hattâ bu imreniş, onun aşkıdır; çünkü yiyeceğini,

ağzının tadını onda bulur; anasının, babasının,

kardeşinin yüzünü onunla görür; oğlunun

güzelliğini, isteğin tadını, bütün tadı-tuzu onda

bulur. Mecnûn, âşıklara bir örnek olmuş, hani

Zeyd'in, Amr'in nahivde örnek oluşu gibi.



Şunu şöyle bil ki ister meze ye, kebap ye,

ister arı-duru şarap iç;

Uykudasın da su içiyor görüyorsun

kendini.

Uyandın mı uykudan, gene susuzsun,

susuz;

Uykuda içilen su, bir fayda vermez sana.

«Dünya, uyuyanın gördüğü rüyâya

benzer.» Birisi rüyâda bir şey yer ya, dünya ve

dünyada nîmetler elde etmek, tıpkı buna benzer.

Şu halde dünya hâcetlerinden, bir şey dilemek

de birisinin rüyâda bir şey istemesidir sanki. Ona



verirler; fakat uykunun sonu uyanmaktır: rüyâda

yediği şeyden hiçbir fayda yoktur ona. Tut ki

rüyâda bir şey istemiş de vermişler ona. «Nimet,

nasip ne kadarsa o kadardır.»



49. BÖLÜM - (Birisi,) biz, insana âit

halleri, bir-bir bildik, öğrendik;

mizâcından,huyundan, ısılığından,

soğukluğundan kıl kadar bir şey kalmadı ki

bilmiyelim; ancak ondankalacak olan nedir?

Onu bilemedik dedi.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Onu sâdece sözle bilmek mümkün olsaydı

bunca çalışmaya, çeşit çeşit çabalamalara ihtiyaç


kalmazdı

zâti; hiç kimse de kendisini zahmetlere

sokmaz, fedâ etmezdi. Mesalâ, birisi denize

varır, fakat acı, tuzlu bir sudan, timsahlardan,

balıklardan başka bir şey görmez. İnci nerde der.

Gerçekten de inci yok mudur?

Vardır amma yalnız denizi görmekle inci

görülmez ki. Şimdi yüz bin kere denizin suyunu

tas-tas ölçüp biçse gene de inciyi bulamaz. Bir

dalgıç gerek ki inciye yol bulsun. Hem de her

dalgıç değil; çevik, bahtı yâver bir dalgıç gerek.

Bu hünerler, bu bilgiler, denizin suyunu tas-tas

ölçmeye, doldurup dökmeye benzer. İnciyi

bulmanınsa bir başka yolu vardır. Hünerlerle

bezenmiş, mal-mülk ıssı, güzel mi, güzel birçok

kişi vardır; fakat onlarda o anlam yoktur. Nice

kişi de vardır; görünüşü yıkık; görünüşte ne

güzelliği var, ne güzel lâf eder, ne yerinde söz

söylemeyi bilir, fakat ölümsüz olan o anlam,

vardır o kişide. O anlam, öylesine bir anlamdır

ki insan onunla yücelmiştir, onunla ululanmıştır;

onunla başka yaratıklardan üstündür.

Kaplanların, timsahların arslanların, başka

yaratıkların da hünerleri vardır, özellikleri vardır;



fakat ölümsüz olarak kalacak olan o anlam

yoktur onlarda. İnsan, o anlama yol bulursa,

kendi üstünlüğünü elde eder; yol bulamazsa o

üstünlükten hiçbir fayda elde edemez. Bütün bu

hünerler, bu bezentiler aynanın arkasına tutulan

mücevherlerdir; aynanın yüzünün haberi bile

yoktur onlardan. Aynanın yüzüne bakmaya, ter-

temiz, güzel bir yüz gerek. Yüzü çirkin kişi,

aynanın arkasını ister; çünkü aynanın yüzü

gammazdır, gördüğünü

söyler. Yüzü güzel olan, yüzlerce canla

aynanın yüzünü ister, çünkü aynanın yüzü,

onun yüzünü gösterir.

Mısır Yûsuf’unun bir dostu vardı.

Yolculuktan geldi. Yûsuf, bana ne armağan

getirdin dedi. O adam, sende olmayan nedir ki,

neye ihtiyâcın var senin? Senden daha güzel

kimse yok; bu yüzden sana bir ayna getirdim,

her solukta ona bakar, kendi yüzünü görürsün

dedi. Nedir ki Ulu Tanrıda olmasın, neye ihtiyâcı

var onun? Ulu Tanrı tapısına aydın bir

gönül götürmek gerek ki o gönülde kendini

görsün insan.

«Gerçekten de Tanrı, sizin şekillerinize,


yaptığınız işlere değil, gönüllerinize bakar.»

Öylesine şehirler ki dilediğini bulursun o

şehirlerde;

Yok yok, herşey var; ancak ulu kişiler

yok.

Bir şehir ki orda güzel yüzlülerden,

tatlardan, insanı iştaha getiren, özendiren

şeylerden çeşit-çeşit bezentilerden ne dilersen

bulursun orda; ancak akıllı birini aradın mı,

bulamazsın o şehirde. Nolurdu, bunun tersi

olsaydı. O şehir insanın varlığıdır. O varlıkta

binlerce hüner olsa da o anlam olmasa o şehrin

yıkılması daha yeğ. Fakat o anlam olsa da

görünüşte bir süspüs olmasa hiçbir korku yok; o,

boyuna mâmur gerek: İnsan, ne halde olursa

olsun, içi Tanrıyla oyalanır-durur. Görünüşte ki

işi-gücü, içyüzdeki oyalanmasına engel olamaz.

Hani gebe kadın, ne halde olursa olsun; ister

uzlaşsın, ister savaşsın, ister yesin-içsin, ister

uyusun, yavrusu, karnında büyür-durur; güç-

kuvvet kazanır, duygulara sâhip olur; fakat

anasının bundan haberi bile yoktur. İnsan da o

sırra gebedir. «O emâneti insana yükledik;

gerçekten de pek zâlim oldu, pek bilgisiz oldu



o.» Fakat Ulu Tanrı onu zulümde, bilgisizlikte

bırakmaz. İnsan bedeninde taşınan yavru,

insanla eşlik, uygunluk, daha da binlerce

âşinâlık elde ediyor; insan, taşıdığı o sırdan

dostluklar, âşinâlıklar elde ederse ne diye

şaşılsın buna; bunları hep elde eder insan da

ölümünden sonra neler zuhûr eder ondan, neler.

Sırrın mâmur olması gerek; çünkü sır, ağacın

köküne benzer; gizlidir kök amma eseri, dal

arda, budaklarda görünür. Bir iki dalı kırılsa kök

sağlamsa gene biter; fakat kök çürükse ne dal

kalır, ne yaprak.

Ulu Tanrı, «Esenlik sana ey Peygamber»

buyurdu; yâni esinlik sana ve senin cinsinden

olan herkese. Ulu Tanrının maksadı bu

olmasaydı Mustafâ, «Bize de, Tanrının temiz

kul arına da» demezdi; derse Tanrıya karşı

koymuş olurdu. Çünkü esenlik yalnız onayken

o, tutup da temiz kulları da bu esenliğe katmaz,

bana verdiğin selâm, bana da olsun, benim

cinsimden olan temiz kullara da olsun demezdi.

Nitekim Tanrı rahmet etsin, esenlik versin,



Mustafâ, abdest alırken «Namaz, ancak bu

abdestle doğru olur.» buyurdu. Maksat, o vakit,



kendisinin aldığı o abdest değildi. Tek o abdest

olsaydı hiç kimsenin namazı doğru olmazdı;

çünkü namazın doğru olmasının şartı,

Mustafâ'nın aldığı o abdest olurdu. Oysa ki

maksat, o çeşit abdest almayanın namazının

doğru olmadığını bildirmekti. Hani bu, tıpkı nar

çiçeği derler; nedir anlamı? Yâni, nar çiçeği

ancak budur demek mi? Hayır; bu çiçek de nar

çiçeği cinsinden demektir, maksat budur.

Bir köylü şehre geldi, bir şehirliye konuk

oldu. Şehirli ona helva getirdi. Köylü, iştahla

yedi. Sonra da a şehirli dedi, ben gece-gündüz

havuç yemeye alışmıştım; şimdi helvayı tattım,

havucun tadı gözümden düştü. Her zaman helva

da bulamam; elimde bulunandan gönlüm



soğudu; ne yapayım ben şimdi? Köylü

helvayı tattı ya, artık şehre kapılır; çünkü

şehirli, gönlünü çaldı onun; çâresiz o da gönlün

peşine düşer, gelir.

Kimi vakit selâm verirler, selâmlarından

duman kokusu gelir. Kimi vakit de selâm

verirler, onların selâmından misk kokusu gelir;

fakat bunu, can burnu kimde varsa o duyar;

duyacak burun gerek. Sonunda pişman

olmamak için dostu sınamak gerek. Tanrı

töresidir bu: «Önce nefsinden başla.» Nefis de

önce kulluk dâvâsına kalkışırsa sınamadan kabul

etme kulluğunu. Abdest alınacak suyu önce

burna götürürler, koklarlar; sonra ağza alırlar,

tadarlar, yalnız görmekle yetinmezler. Olabilir ki

rengi su rengidir de tadı, kokusu bozulmuştur;

bu, suyu bir sınamadır, bozulmuş mu, değil mi?

Bu sınamadan sonra yüze vururlar, abdest alırlar

o suyla.

Gönlünde gizlediğin iyi-kötü, ne varsa Ulu

Tanrı, dışında da gösterir onu. Ağacın kökü ne

yerse dalından, yaprağından izi görünür onun.

«Yüzlerinde secde izi var.» Ulu Tanrının

sözüdür gene: «Bir hortum gibi büyüyen



burnuna yakında bir damga vuracağız.» Tutalım,

gönlündekini herkes anlamıyor, fakat betini-

benzini ne yapacaksın?

50. BÖLÜM -

Herşeyi, aramadıkça bulamazsın;

Fakat bu dost başka; bunu bulmadan

arayamazsın.

İnsanın araması, şudur; bulmadığı şeyi arar

insan; gece-gündüz onu arış-tırır-durur. Fakat

bulduğunu, maksadına erdiği halde arayıp

istemesi, şaşılacak birşeydir. Bu,çeşit arayış,

insanın aklına sığmaz; insan bunu düşünemez

bile. Çünkü insanın arayışı, bulmadığını elde

etmek içindir. Bulduğunu arayıp isteyiş,

Tanrının arayıp istemesidir. Çünkü Ulu Tanrı,

herşeyi bulmuştur; herşey onun kudretindedir,

«Ol der, olur.» Bulandır, yüceler yücesidir.

Bulan ona derler ki herşeyi bulmuştur. Bununla

beraber Tanrı,

«Odur isteyen, odur üst olan.» dediği gibi

isteyendir de. Bu sözden maksat şudur öyleyse:

A insan, sen, şu sonradan meydana gelen



isteklere düşmüşsün ya, bu isteklere düşüş,

insanlık huyudur. Fakat böylece de maksattan

uzaksın sen. İsteğin, Tanrı isteğinde yok oldu

mu, Tanrının isteği kavrar, kaplar seni; o zaman

Tanrı isteğiyle isteyen bir hâle gelirsin.

Birisi dedi ki: Tanrı ereni, Tanrıya ulaşmış

kimdir? Ne sözde, ne işte, ne kerâmetlerde,

nehiçbir şeyde buna kesin bir delil yok bize;

çünkü söz, öğrenilmiş olabilir. İşte,

kerâmetleregelince keşişlerde de var; onlar da

gönüllerden geçenleri biliyorlar; büyü yoluyla

pek çokşaşılacak şeyler gösteriyorlar. Bu çeşit

şeyleri saydı-döktü. (Mevlânâ) buyurdu ki:

Senin birisine inancın var mı, yok mu?



Eyvallâh dedi; inançım da var, âşıkım da.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

O adam hakkındaki inancın bir delile, bir

ize dayanıyor mu; yoksa gözünü açmışsın, onu

görmüşsün de ona mı sarılmışsın?



Hâşâ dedi o adam, bu inanç, delilsiz, izsiz-

esersiz değil.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Peki, neden inanca bir delil, bir iz-bir eser

yok diyorsun da bir-birini tutmaz sözler


söylüyorsun?

Birisi dedi ki: Her eren, her büyük,

Tanrıyla olan yakınlığım derecesinde hiç

kimseTanrıya yakın olamaz; Tanrı, bana ettiği

lûtfü kimseye etmemiştir sanısındadır.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Bu sözü eren mi söyledi, ermeyen mi? Bu

sözü eren söylediyse, mâdem ki her erenin

inancı böyledir; her eren, kendisine böyle inanır

diyor; şu halde bu lûtuf, kendisine mahsus

değilmiş. Bu sözü eren

söylemediyse gerçekte eren odur. Tanrı hası

odur; çünkü Ulu Tanrı bu sırrı bütün erenlerden

gizlemiş

olduğu halde ondan gizlememiştir.



O kişi, örnek getirdi de dedi ki:

Bir padişahın on tane halayıcığı vardı.

Halayıkçağızlar, bizim içimizden en çok

kimiseviyor padişah dediler; bunu bilelim,

öğrenelim. Padişah, şu yüzük dedi, yarın kimin

evindebulunursa en çok sevdiğim odur. Ertesi

gün, o yüzüğün tıpkısı on yüzük yapılmasını

buyurdu;yaptılar. Her câriyeciğe bir yüzük

verdi.

(Mevlânâ) buyurdu ki;

Soru hâlâ yerinde, bu söz cevap değil, bu

sözün onunla bir ilgisi yok. Bu sözü, ya o on

câriyecikten biri söylemiştir, yahut başka bir

câriye söylemiştir. O câriyeciklerden biri

söylediyse o yüzüğün kendisine mahsus

olmadığını, her câriyecikte ona benzer bir yüzük

olduğunu biliyor demektir, şu halde kendisinin

bir üstünlüğü yoktur, daha sevgili değildir. Yok,

bu sözü o on câriyecikten başkası söylediyse,

padişahın asıl has kırnağı(*) odur; sevgilisi odur.

Birisi dedi ki: Aşığın alçalması, hor bir

hale gelmesi, herşeye dayanması gerek. Bu

çeşitvasıfları sayıp dökmeye koyuldu.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Âşığın sevgilisi böyle olmasını istiyor mu,

istemiyor mi? Sevgili istemiyor da o, kendisini

bu hale sokuyorsa âşık değildir o, kendi

dileğinin peşine düşmüştür. Sevgilinin dileğine

uymuşsa sevgili de onun bu hale gelmesini,

alçalıp hor-hakıyr olmasını istemiyorsa nasıl

oluyor da alçalıyor, hor-hakıyr oluyor? Anlaşıldı

ya, âşığın ahvali nasıl olacak, belli değildir;

sevgili nasıl isterse öyle olur-gider. Esenlik ona,



İsâ

buyurmuştur ki: Şaşarım canlıya; nasıl

oluyor da canlıyı yiyor? Zahir ehli derler ki:

İnsan hayvan eti yer ya, maksat bu; çünkü ikisi

de canlı. Hayır, bu yanlıştır. Neden mi? Çünkü

insan et yer; oysa canlı değildir, cansızdır.

Hayvan kesildi mi, hayvanlığı kalmaz ki.

Maksadı, şeyhin, müridini neliksiz-niteliksiz

yiyip bitirmesidir. Ben asıl böyle pek az görülür

şeye şaşarım işte.



Birisi sordu da dedi ki:

Esenlik ona, İbrâhim, Nemrûd'a dedi ki:

Benim Tanrım ölüyü diriltir, diriyi de öldürür.

Nemrûd, ben de yaparım bunu dedi, birini

mevkiinden azlederim, öldürmüş olurum onu;

birinebir mevki veririm; âdeta diriltirim onu.

Bu sözü duyunca İbrâhim, cevap veremedi, o

sözü

bıraktı, bir başka delile sarıldı. Dedi ki:

Tanrım güneşi doğudan doğdurur, batıdan

batırır; sen,bunun tersini yap. Bu söz,

görünüşte öbür sözüne aykırı değil mi?

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Hâşâ, İbrâhim, onun deliline cevap



vermeden âciz değildi; bu söz, başka bir örnekle

aynı sözdü zâti.

Yâni, Ulu Tanrı, ana karnında ki çocuğu

rahim doğusundan doğdurur, mezar batısında da

batırır. Sen Tanrılık dâvâsı güdüyorsan onun

tersini yap; yâni mezar batısından doğdur, rahim

doğusunda batır dedi.

Demek ki bu da aynı söz, bu da İbrâhim' in

getirdiği ilk delilden başka bir şey değil. Ulu

Tanrı insanı her solukta yeniden yaratıyor, onun

içine yeni-yeni şeyler gönderiyor; öylesine ki

ilki ikinciye benzemiyor, ikinci üçüncüye

benzemiyor. Fakat insanın, kendisinden haberi

yok, kendisini tanımıyor insan.



Sultan Mahmud' a bir denizaygırı

getirmişlerdi. Pek güzeldi, pek hoştu. Bayram

günü ona bindi.

Bütün halk görmek için damlara çıktı,

oturdu, seyre daldı. Bir sarhoş da evinde

oturuyordu. Ona da hadi, sen de gel,

denizaygırını seyret diye zorla dama çıkarmak

istediler. Ben kendi halimle oyalanmadayım,

istemiyorum, görme sevdâsında değilim dedi

amma zora da dayanamadı. Çâresiz kaldı, dama



çıktı, kıyıya geldi. Fakat adam-akıllı da sarhoştu.

Padişah geçerken sarhoş, atın üstünde padişahı

görünce bu at neye yarar bence dedi; benim

olsaydı çalgıcı çalıp söylerken hemen ona

bağışlayıverirdim. Padişah bu sözü

duydu. Pek öfkelendi. Tutup hapsetmelerini

buyurdu. Aradan bir hafta geçince adam,

padişaha birini yolladı; ne suçum var, ne yaptım,

âlemin padişahı buyursun da ben de bileyim

diye suçunu sordu. Padişah, adamı getirmelerini

buyurdu. Adam gelince, a birşeye aldırmaz

edepsiz, o sözü nasıl söyledin, ne haddin var ki

öyle bir lâf söylüyorsun dedi. Adam, ey âlemin

padişahı dedi; o sözü ben söylemedim ki.

O sırada damda sarhoş bir adamcağız

duruyordu. O sözü söyledi-gitti. Şimdi ben o

adam değilim, aklı-fikri başında bir adamım ben.

Padişah ona elbise verdi, zindandan çıkardı.

Bize sarılan, bizim olan, bu şaraptan içip

esriyen, nereye giderse gitsin, kiminle oturursa

otursun, hangi toplulukta konuşursa konuşsun,

gerçekte bizimle oturur, bizim cinsimize katılır.

Çünkü yabancılarla görüşüp konuşmak,

sevgiliyle sohbet etmedeki güzelliğin, hoşluğun



aynasıdır. Kendi cinsinden olmayanlara

katılmak, kendi cinsinden olanları sevdirir, kendi

cinsinden olanlara katar insanı. «Herşey,

zıddıyla belirir,

meydana çıkar.» Tanrı râzı olsun Abû-

Bekr-i Sıddıyk, şekere ümmî adını takmıştı; yâni

anadan doğma tatlı. Şimdi başka meyveler, biz

bu tatlı hale gelinceyedek ne acılar çektik; sen

tatlılığı ne bilirsin; acılık zahmetini çekmedin ki

diye şekere karşı övünürler.

(*) Câriye anlamına gelen kırnak sözü,

Türkçe ve böyle kullanılmıştır.

51. BÖLÜM - Şu beytin tefsîrini istediler:



Fakat sevgi son dereceye vardı mı,

Dostluk, baştan-başa düşmanlık olur.

Buyurdu ki:

Düşmanlık dünyası, dostluk dünyasına göre

dardır; çünkü düşmanlık dünyasından kaçarlar

da dostluk dünyasına ulaşırlar. Dostluk dünyası

da dostluk dünyasını, düşmanlık dünyasını var

eden dünyaya göre dardır. Dostluk, düşmanlık,

küfür, îman, ikiliğe sebep olur. O âlemse küfrün

de ötesindedir, îmanın da...

Dostluğun da ötesindedir, düşmanlığın da.

Dostluk, ikiliğe sebep oluyor ya, bir âlem var ki

orda ikilik yok; tüm birlik o âlem. İnsan oraya

vardı mı, dostluktan da çıkar, düşmanlıktan da.

Oraya ikilik sığmaz çünkü.

İnsan oraya varır da ikilikten çıkar ya;

önceden bulunduğu ikilik âlemi, yâni aşk âlemi,

dostluk âlemi, şimdi göçtüğü bu âleme göre

aşağıdır; bu yüzden o âlemi istemez artık; o

âleme düşman kesilir. Hani Mansûr, Tanrıya

aşkı son haddine varınca kendine düşman

kesildi, kendini yok etti-gitti. Ben Tanrıyım dedi;

yâni ben yok oldum. Tanrı kaldı ancak. Bu söz,

gönül alçaklığının son derecesidir, kulluğun



sonudur. Yâni o vardır ancak. Dâvâya

kalkışmak, ululanmak, ona derler ki sen

Tanrısın, ben kulum dersin de kendi varlığını

da ortaya korsun; bu ikiliktir. Odur Tanrı

dersen gene ikilik çıkar bu sözden; çünkü ben

olmadıkça o'nun olmasına imkân yoktur. Şu

halde ben Tanrıyım sözünü Tanrı söyledi; çünkü

ondan başka bir varlık kalmamıştı; Mansûr yok

olmuştu; o söz, Tanrının sözüydü. Hayal âlemi

de düşünceler, duyulan şeyler âlemine karşı

daha geniştir. Çünkü bütün düşünülen şeyler,

hayalden doğar. Fakat hayal âlemi de hayalin

kendisinden var olduğu âleme göre dardır. Sözle

bu kadar anlaşılır; yoksa anlamın gerçekliğini

sözde anlatmaya imkân yoktur; sözle anlaşılmaz

o.


Download 1.74 Mb.

Do'stlaringiz bilan baham:
1   ...   13   14   15   16   17   18   19   20   21




Ma'lumotlar bazasi mualliflik huquqi bilan himoyalangan ©fayllar.org 2024
ma'muriyatiga murojaat qiling