İzzet Çivgin


Download 409.43 Kb.
bet8/19
Sana23.01.2023
Hajmi409.43 Kb.
#1113840
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   19
Bog'liq
ORTA ÇAĞ TARİHİ.docx 50ta

dir. Augustus, [Sezar’ın monarşik özlemlerine karşı] cumhuriyet yönetimini geri getirdiğini öne sürmüş ve kendisinin birinci yurttaş anlamına gelen princeps diye anılmasını istemişti. Bu nedenle imparatorluğun ilk zamanları, principa- tus (birinci yurttaşın yönetimi ya da ‘prenslik’) olarak adlandırıldı. Ancak daha sonraları, imparatorların gereksiz buldukları göstermelik ‘cumhuriyetçilik’ten vazgeçip mutlak birer monarka dönüşmeleriyle birlikte, principatus’un yerini dominatus (yurttaşların değil de, uyrukların üzerinde hüküm süren efendinin yönetimi) aldı”. (AĞAOĞULLARI, KÖKER; 1991, s. 55)
Görüldüğü gibi, Roma imparatorları başlangıçta sanki imperium yetkisini cumhuriyet (dolayısıyla yurttaşlar) adına kullanıyor görünmek için princeps (ilk/birinci yurttaş) unvanını kendilerine layık görmüşler, daha sonraları ise zaten iyice güçten düşen Senato ve cumhuriyet rejimi- ni yok saydıklarını belli edecek biçimde imparator unvanını benimsemeye başlamışlardır. Senato’nun ve devlet memurlarının yetkisini iyiden iyiye kısan Augustus Octavius (M.Ö. 31 – M.S. 14), orduyu da doğrudan ken- disine bağlamış ve onu siyasetten soyutlamıştır. Domitianus (81–96) adlı imparator, adından da anlaşılacağı gibi, imparatorluk ideolojisini biraz da ileriye taşımış ve resmen dominus/efendi unvanını kullanmıştır. Caracalla (211–217), 212’de aldığı bir kararla imparatorluk sınırları içinde yaşayan tüm özgür insanların Roma yurttaşı olduklarını ilan eder ve yurttaşlık kav- ramının içini iyice boşaltır. Aurelianus (270–275) ise, dominus natus (do- ğuştan efendi) unvanını almakla yetinmez, kendisinin yeryüzündeki tanrı (deus) olduğunu iddia eder. (AĞAOĞULLARI, KÖKER; 1991, s. 55–56)
Burada bir parantez açmakta fayda var. Romalıların gözünde tek bir uygarlığın olduğunu, onun da Roma Uygarlığı adını taşıdığını söy- lemiştik. Başka deyişle, küçük bir sitede doğan uygarlık, tüm Akdeniz Havzası’na hâkim olduktan sonra evrensellik iddiasında bulunmaya baş- lamıştır. Aynı algılama biçimi, imparatorluk kavramını da içine almakta gecikmeyecektir. Romalılara göre, yeryüzündeki yegâne imparator Roma İmparatoru, yegâne imparatorluk da Roma İmparatorluğu’dur. Bu ba- kış açısı Roma ideolojisine o denli işlemiştir ki, Roma yıkıldıktan sonra Avrupa’da kurulan siyasal iktidarlar bile kendi otoritelerini Roma mo- deline bakarak tanımlayacaklardır. Balkanlardan İngiltere’ye kadar uzanan Roma İmparatorluğu ve Pax Romana, Avrupalı önderler nezdinde yegâne siyasal otoriteyi ve düzeni temsil eder. Roma’dan sonra Avrupa’da kurulan Barbar Krallıklar da devlet algılarını bu modelden hareketle oluşturacaklardır. Avrupalılar, Roma’nın yıkılışından sonra her zaman yeni bir İmparatorun ve İmparatorluğun zuhur etmesini beklemişlerdir. Bizzat Avrupa kavramı bile, uzunca bir süre Roma İmparatorluğu’yla özdeşlik kurularak tanım- lanmıştır. Roma Uygarlığı’nın nüfuz alanına girmeyen toprakların Av- rupa kavramlaştırmasına dâhil edilmesi için, bu toprakların grekoromen kültürüyle tanışması gerekmiştir. Nitekim İskandinavya ve Kuzey-doğu

Avrupa, ancak bu kültürle ve Hıristiyanlıkla tanıştıktan sonra Avrupa coğrafyasının içinde yer bulabileceklerdir.


Roma yıkıldıktan sonra, Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) onun mirasını sahiplenmiş; Anadolu’yu ele geçiren Türk hükümdarlar, artık Roma (Rum) toprakları üzerinde hüküm sürdükleri için kendilerini Rum Sultanı olarak tanımlamaya gayret etmiş; 1453’te Bizans’ın çöküşünden sonra da, Rus Devleti, Doğu Roma İmparatorluğu’nun varisi olma iddia- sında bulunmuştur. Batı İmparatorluğu çöktükten sonra Batı Roma top- raklarının en sağlam/saygın kurumuna dönüşen Papalık, yaklaşık 300 yıl boyunca Roma’nın tek meşru mirasçısı sayılan Bizans İmparatorluğu’na bağlı kalmayı sürdürmüş; Bizans’la köprüleri attıktan sonra Şarlman’ın kişili- ğinde özlediği İmparator’a kavuşmuş (800); Şarlman İmparatorluğu dağı- lınca da Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun ortaya çıkışını beklemiştir. 1806’da Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’na son veren Napolyon’un hayallerini de Roma’yı yeniden canlandırma projesi süslemektedir. Hit- ler bile, III. Reich/İmparatorluk rejimini kurarken Roma’nın mirasını dev- ralmayı, böylelikle Avrupa’yı tek bir siyasal otorite altında birleştirmeyi ummuştur. O, Roma imparatorlarının (Sezar’ın adından esinlenerek) kul- landıkları sezar/kayzer unvanını kendine yakıştırırken de Avrupa top- rakları üzerinde yeni bir Roma İmparatorluğu yaratma hayali kurduğunu açıkça gösterir. Unutulmamalıdır ki, Rus hükümdarını tanımlamak için kullanılan çar unvanı sezar/kayzerden türetilmiştir ve Fatih de İstanbul’u fethettikten sonra Kayser-i Rum (Roma İmparatoru) unvanını benimseye- rek kendini Roma’nın mirasçısı saymıştır. Kısacası, geçmişten günümüze, Roma ile imparatorluk, hatta Roma ile uygarlık ve Avrupa kavramları birbir- leriyle özdeş kavramlar olarak algılanmışlardır.
Batı insanının zihninde bu denli yer eden Roma’nın 395’te çözül- mesinin ve iki parçaya ayrılmasının ruhlarda büyük bir yara açtığını gö- rürüz. Kuzey’den akın akın gelen Barbar kavimlerin darbeleriyle yıkılan Roma’nın yerine ne konacak? İmparator’un sahip olduğu yetki kimlerin elinde şekillenecek? Roma hukuksal düzeni yeniden kurulabilecek mi? Uygarlıkla barbarlığın karşılaşması Avrupa kültürü üzerinde ne gibi de- ğişimler yaratacak?
395’te gelen çözülme, aslında III. yüzyılda patlak veren krizlerin do- ğal bir sonucudur. Doğal sınırlarına gelip dayanan, üzerinde yükseldiği fetih ekonomisini dönüştüremeyen ve sahip olduğu topraklarda tutarlı bir siyasal birlik yaratmakta güçlük çeken Roma, kendisine tabi ülkeleri denetim altında tutmayı başaramayacaktır.

  • İmparatorluk sisteminde açık bırakılmış ya da kesin bir çözüme ka- vuşturulmamış en büyük sorun, imparatorun kimin olacağı soru- nuydu. Bazen imparator, evlat edinme yoluyla ardılını belirliyor,

ama çoğu kez onun tarafından öldürülüyordu. Bazen de Severus sülalesi döneminde (193–235) olduğu gibi imparator kalıtımsal olarak tahta çıkıyordu. Bunlardan başka bir diğer yol ise, ordunun imparatoru saptayıp iş başına getirmesiydi. Özellikle, tarihçilerin “siyasal karmaşa ve düzensizlik dönemi” olarak adlandırdıkları 235–284 yılları arasında bu yola başvuruldu. Çok farklı uluslardan oluşan Roma orduları, dış (özellikle “barbar”) saldırıları nedeniy- le yeniden önem kazandılar ve bunun sonucunda (çoğu “barbar” olan) komutanlar, tıpkı Cumhuriyetin son yıllarında olduğu gibi, gözlerini iktidara diktiler. Böylece tek amaçları kendi komutanla- rını tahta çıkarmak olan rakip Roma ordularının birbirleriyle gi- riştikleri uzun iç savaşlar, İmparatorluğun her bakımdan yıpran- masına neden oldular. (...) Pax Romana çoktan sona ermiş ve Roma İmparatorluğu hızlı bir çöküş süreci içine girmişti. Bazı impara- torların çöküşü engellemek amacıyla giriştikleri reform çabaları uzun ömürlü olamadı. 284’te imparator olup orduyu denetimi al- tına alan Diocletianus, 293’te tarihçilerin “Tetrarşi” ya da “Dörtler Yönetimi” diye adlandırdıkları düzenlemeyi gerçekleştirdi. İmpa- ratorluk topraklarının özellikle askeri bakımdan iki Augustus ile iki Caesar [Sezar ya da Kayzer] arasında dört parçaya bölünmesi olan bu düzenleme, gerçekte imparatorluk erkinin yapısındaki merkezkaç eğilimlerin yasallaştırılarak denetim altına alınması- nı amaçlıyordu. Bu arada İmparatorluğun başkenti Roma, aske- ri nedenlerle seçilen eyalet başkentleri karşısında önemini yitirip silikleşmeye başladı. Constantinopolis’i (İstanbul’u) kendine baş- kent yapıp imparatorluğu tek başına ele geçiren Constantinus’un (324–337) ardından gelen (imparatorluğun yapısına ilişkin) belir- sizlik dönemi, Theodosius’un 395’teki ölümüyle sona erdi. Bu ta- rihte Roma İmparatorluğu, kesin ve “resmi bir biçimde” ikiye ay- rıldı. Doğu İmparatorları, Constantinopolis’te, Batı imparatorları Treveri, Milano ya da Ravenna’da oturmayı yeğlediler; Roma ise, ancak imparatorluk otoritesinin simgesi olarak varlığını sürdüre- bildi.



  • İmparatorluğun Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılması belki çöküşü geciktirdi, ama engelleyemedi. Her şeyden öte, İmparator- luğun ekonomik sistemi, yani köleci üretim tarzı çökmüştü. Çev- redeki “barbar uluslar”ın baskısı sonucunda, ucuz köle kaynakları kurumaya başladı ve tırmanan köle fiyatları karşısında köle emeği- nin verimsizliği artık iyice ortaya çıktı. Ayrıca merkezi otoritenin za- yıflaması, küçük ve orta büyüklükteki toprak sahiplerinin bir yerel korunma gereksinimi duymalarına neden oldu. Böylece bir yanda kölelerin evlenmesine ve ardından onların “ücretli emekçiler”e dö- nüştürülmesine yönelindi, öte yandan latifundium’ların önemli bir bölümü küçük parçalara bölünerek (kendi kendilerine yeterli olama-



yan özgür köylülerden ve azat edilmiş kölelerden oluşan) kolon’lara [colonus] kiraya verildi. Constantinus döneminde colonus’ların top- raklarını terk etmeleri yasaklandı ve colonus’luk soydan geçme du- rumuna getirildi. “Bunlar, ortaçağ serflerinin habercileri oldular”. (...)

  • Roma İmparatorluğu, varlığını sürdürebilmek amacıyla iç tehlike olarak kabul ettiği Hıristiyanlık ile yavaş yavaş bir uyum içine gir- di. Zaman zaman kovuşturmaya uğrayan ya da baskı altında tutu- lan Hıristiyanlar, 313 yılında Constantinus’un “Milano Fermanı” adıyla bilinen buyruğuyla inanç özgürlüğüne kavuştular. Cons- tantinus, Hıristiyan dinini kabul etti ve 325’te Nicaea’da (İznik’te) Hıristiyan Kilisesi’nin ilk genel konseyini toplayıp konseye baş- kanlık etti. Ardından İmparator Theodosius, Hıristiyanlığı devlet dini ilan edip putatapınmayı yasakladı. Her ne kadar Roma İm- paratorluğu, Hıristiyanlığı benimseyerek devletin birliğinin içten parçalanışını önleyebildiyse de, dış tehlikeyi oluşturan “barbar uluslar”ın akınlarına karşı koyabilecek güçte değildi. 410 yılın- da Vizigotlar, Alaric yönetiminde Roma kentini ele geçirip yağ- maladılar. Batıdaki Roma İmparatorluğu, bir süre daha Germen barbarların saldırılarından başka Attila’nın önderliğindeki Hun tehlikesinden de kendini kurtarabildi. Ancak 476’da barbar paralı askerlerin şefi Odoacer’in İmparator Romulus’u tahttan indirme- siyle birlikte, Roma İmparatorluğu da (doğuda 1453 yılına dek Bi- zans olarak yaşamını sürdürmesine karşın) tarihe karıştı. Bundan sonra Avrupa’da, bir türlü merkezi devlet niteliğine dönüşemeyen bir yığın istikrarsız barbar krallığı türedi; gerçekte ayakta kalan tek kurum Hıristiyan Kilisesiydi. (AĞAOĞULLARI, KÖKER; 1991, s. 56–59)

Bütün bu konuları tekrar tekrar ele alacağız. Ancak Roma’nın, Avrupa’nın ve genel olarak Akdeniz Havzası’nın tarihini anlayabilmek için, öncelikle Avrupa’nın kuzeyinden gelerek Roma’nın istikrarını bo- zan Barbar Kavimleri tanımak ve Hıristiyanlık inancının ortaya çıkışı ile bu inancın Roma siyasal kurumları üzerinde ne gibi etkiler bıraktığını kap- samlı biçimde incelemek durumundayız.



  1. Download 409.43 Kb.

    Do'stlaringiz bilan baham:
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   19




Ma'lumotlar bazasi mualliflik huquqi bilan himoyalangan ©fayllar.org 2024
ma'muriyatiga murojaat qiling